<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0" xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
	<channel>
		<title><![CDATA[Tunca Board - Dini Genel Bilgiler]]></title>
		<link>/</link>
		<description><![CDATA[Tunca Board - ]]></description>
		<pubDate>Thu, 23 Jul 2026 00:50:27 +0000</pubDate>
		<generator>MyBB</generator>
		<item>
			<title><![CDATA[Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=43166</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:46:34 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=43166</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat Yanlış mı Anlaşılıyor?</span></span><br />
<br />
Şeriat, fıkıh ve İslam’ın bütünlüğü; modern çağda ortaya çıkan yanlış algılar ve kavramların çarpıtılması üzerinden ele alınıyor.<br />
<br />
Emirleri ve nehiyleri kategorize etmek için şeriat, ahlak ve âdap ile alakalı hususları tasnif etmek için zikredilen tarikat kavramları günümüzde en fazla tahrifata uğrayan ıstılahlardır. Buna bir de yasalarla mukayese edilmesi anlamında fıkıh eklendiğinde İslâm'ın tüm önemli kavramlarının içi boşaltılmakta, suya sabuna dokunmayan bir din ortaya çıkarılmaktadır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİAT SADECE HUKUK MUDUR?</span></span><br />
<br />
İslam ne sadece hukuk kurallarından ibaret olup tepeden bakan ve tahakküm eden bir dindir ne de çerçevesi, kâideleri ve ilkeleri olmayan hümanizm türü bir ideolojidir. Hakikati ihtiva eden her kavramın başına geldiği gibi, en fazla istismar edilen ve Müslümanların dahi zihnini bulandıran konu; fıkhî hükümlerin asırlar öncesinde kaldığı ve şeriatın bugün uygulanamayacağı iddiasıdır.<br />
<br />
Nitekim bugün fıkıh ve şeriat, insanlara “ya el-kol kesen ya savaş açıp işgal eden yahut kırbaç cezasıyla insana hayatı zindan eden” kavramlar olarak gösterilmiş ve çarpıtılmıştır.<br />
<br />
Zihinlere işlenen ancak hakikati yansıtmayan husus, şeriatın tamamen kural-kâide ile emir-nehiylerden oluştuğu düşüncesidir. Halbuki şeriat; ahlak ve âdapla ilgili hususları, tasavvufî yönelişleri ve tarikatın teşvik ettiği unsurları da içine alan, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ ve beyan ettiği bütün esasların meydana getirdiği sistemin, nizamın ve intizamın adıdır; yani İslâm’ın bizzat kendisidir.[1]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şeriat ve İslam’ın Değiştirilemezliği</span></span><br />
<br />
Bazı modernistlerin “şeriatın bir Müslümanın hayatından çıkarılması gerektiği” veya “günümüzde uygulanması mümkün olmayan tarihsel motifler içerdiği” yönündeki iddialarına kulak vermek ve bu söylemlerde haklılık payı görmek, İslâm’ın bu çağa uygun olmadığını kabul etmek anlamına gelir. <br />
<br />
Yani şeriatı istememek demek, İslâm’ı reddetmek ve Allah Teâlâ’nın “Sizin için İslâm’ı seçtim.” (Mâide, 5/3) yahut “Allah katında yegâne din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19) buyruğuna rağmen başka bir din arayışına girmek demektir. Nitekim şeriat, ayet ve hadis temelli bir nizama dayanır; bu sebeple beşerî bir iradeyle değiştirilmesi, iptal edilmesi veya rafa kaldırılması söz konusu değildir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">ŞERİATIN YANLIŞ ALGISI VE MÜSLÜMANLARIN SORUMLULUĞU</span></span><br />
<br />
Bugün şeriatı Müslümanlara dahi kötü gösteren, şer'î meseleleri çarpıtarak insanları ya dinden soğutan ya da en hafif ifadeyle akidelerini zedeleyen kesimlerin; yerli-yabancı oryantalistlerin, insanları kasten veya sehven yanlış inançlara sevk eden müsteşriklerin yahut onlara alkış tutan çevrelerin elbette büyük vebali vardır.<br />
<br />
Ancak bütün bunlar yaşanırken ve akîdevî anlamda ciddi kırılmalar meydana gelirken konfor alanından çıkmayan, tepki ve refleks göstermeyen Müslümanların sorumluluğunu görmezden gelirsek ne sorunları çözebiliriz ne de aynı hataları tekrar etmekten kurtulabiliriz. Bu sebeple başkalarını sorgulamadan önce, kendimizle bir hâl muhasebesi yapmamız öncelikli bir Müslümanlık vazifesidir.<br />
<br />
Yaşadığımız çağ olgular yerine algıların, hakikatler yerine ideallerin ve pazarlanan hayallerin revaçta olduğu bir çağdır. İslâm’ın günümüze hitap etmediğini iddia edenlerin dayandıkları gerekçeler; “İslâm'ın modern zamanın ruhunu okuyamaması, modası geçmiş bir din olarak kalması, Müslüman coğrafyaların savaş ve kaos içinde olması yahut Müslümanların sefalet içinde yaşaması” gibi tutarsız bahanelerdir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM MI SORUMLU, UYGULAMA MI?</span></span><br />
<br />
Senelerdir İslâmî hükümlerin uygulanmadığı bir coğrafyada, sırf Müslümanlar yaşıyor diye ortaya çıkan suçların sorumlusu ne İslam’dır ne fıkıhtır ne de şeriattır. Kamusal alandan çıkarılarak sadece camiye hapsedilen bir din anlayışı; hayata müdahil olmadıkça, evlerde ikame edilmedikçe, çarşı-pazara yön vermedikçe, hukuk ve ekonomi sistemlerini inşa etmedikçe ortaya çıkan problemlerin mesulü İslam değil, caydırıcılıktan, adalet ve hakkaniyetten uzak mevcut sistemlerdir. <br />
<br />
Merhum Rasim Özdenören’in ifade ettiği gibi, fıkhın uygulanmayan veya yanlış uygulanan hükümlerinden İslâm değil, bu hükümleri hayata geçirmeyen yahut yozlaştıran insanlar ve yönetimler sorumludur. Nitekim bir toplumda fıkhın teorik olarak var olması, o toplumun “Müslümanca” yaşadığı anlamına gelmez.[2]<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Toplumsal Sorunların Kaynağı İslam mıdır?</span></span><br />
<br />
Söz gelimi aile hukukunda, İslâm’ın kadın ve erkek için tanımladığı hak ve sorumluluklar göz ardı edildiği hâlde ortaya çıkan aile facialarının suçunu İslam’a yüklemek aklıselimle bağdaşmaz.<br />
<br />
Çocukların istismar edildiği, suç oranlarının arttığı, zenginlerin fakirleri ezdiği ve en küçük kavgaların ölümle sonuçlandığı bir düzende, “Bu suçları Müslümanlar işliyorsa sorun İslam’dadır.” şeklinde bir çıkarım yapmak; sorun çözmek yerine İslam’ı suçlu ilan etme çabasından başka bir anlam taşımaz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İSLAM’DA SUÇ VE CEZA DENGESİ</span></span><br />
<br />
İslam bir yandan günah ve sevap tasavvuruyla insanı ahlâklı ve erdemli hâle getirmeyi hedeflerken, diğer yandan suç ve ceza anlayışıyla toplum içinde hakkaniyet sahibi bireyler yetiştirmeyi amaçlamaktadır. Büyük suçlar küçük cezalarla geçiştirildiğinde nasıl adalete olan güven sarsılıyorsa küçük suçlara büyük cezalar verildiğinde de toplumda o kadar kaos meydana gelmektedir. Bu sebeple İslam’da suç ve ceza arasında gözetilen denge, adalet fikrinin temel unsurlarından biridir.<br />
<br />
Asırlardır İslâm’ın yalnızca adının kaldığı, Müslümanca bir tavrın dahi çoğu zaman gümrüğe tabi tutulduğu bir dünyada; İslam’ın insana, aileye, kadına ve adalete verdiği değer görmezden gelinerek sürekli hedef alınması, hak ile batıl mücadelesinin, “Firavun ile Mûsa” savaşının devam ettiğini, “putları kırdığı için ateşlere atılmaya çalışılan İbrâhimlerle hala Nemrutça” mücadele edildiğini göstermektedir. <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İslam’a Yönelik Çifte Standartlar ve Algı Operasyonları</span></span><br />
<br />
İffetten söz edilince “özgürlüğe müdahale”, tesettürden bahsedilince “kılık kıyafet özgürlüğünün kısıtlanması”, kısas talep edilince “yaşam hakkının ihlali”, suçlulara İslâmî usulde ceza verilmesi istenince “laikliğe aykırılık” gibi söylemler öne sürülmekte; buna karşılık aynı suçlar işlendiğinde “Müslüman toplumlarda bunlar hâlâ yaşanıyorsa İslam çözüm üretmekten acizdir.” denilmektedir.<br />
<br />
Böyle bir zeminde şu soruyu sormak en tabiî hakkımızdır: “Yüzyıldır İslâmî hükümlerin büyük ölçüde unutulduğu bir coğrafyada, mevcut sistemlerin yetiştirdiği bireyler suç işliyorsa ve hâlâ adalet tesis edilemiyorsa, sorun İslam’da mı; yoksa İslam’ı kötü göstermeye çalışan zihniyette midir?”<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">TEORİ İLE PRATİK ARASINDAKİ KOPUKLUK</span></span><br />
<br />
Bir kanun veya sistemin ne derece etkili olduğunu anlayabilmek için, öncelikle onun uygulanmasına fırsat verilmesi gerekir. Şer'î hükümlerin uygulanmadığı bir yerde Müslümanların hata yapması yahut suç işlemesi ne şeriatın bir noksanlığı ne de İslâm’ın bir eksikliği olarak görülebilir. Beşerî hukukun uygulandığı toplumlarda insanlar çoğu zaman inandıkları dinin emirlerinden ziyade, yaptırım gücü olan kanunlara tabi olmaktadır.<br />
<br />
Merhum Sezai Karakoç’un da işaret ettiği gibi, bu coğrafyada asırlardır İslam iktisat sistemi kurulmak yerine yalnızca İslam iktisat tarihi okutulmuştur. Buna rağmen İslam’ın ortaya koyduğu iktisadî modelden daha adil ve hakkaniyetli bir sistem geliştirilememiştir.[3] Şayet bugün faiz, gelir dağılımı adaletsizliği ve ekonomik sömürü gibi problemler varsa bunun sebebi uygulanmayan İslam iktisat doktrini değil, onun yerine ikame edilen faiz merkezli düzendir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Müslümanca Yaşamak ve Düşünmek</span></span><br />
<br />
Aynı şekilde ilahiyat fakültelerinin veya imam-hatip liselerinin çokluğu da bu bilgiler hayata taşınmadıkça toplumun dindar olduğu anlamına gelmez. Nitekim İslam’dan uzaklaşan fert ve cemiyetin, sorunlarına İslam hukuku içinde çözüm aramaması ve kurtuluşu başka mecralarda araması, kaçınılmaz biçimde kargaşa ve kaosa sebebiyet vermektedir.<br />
<br />
Unutulmamalıdır ki yalnızca hukuk kurallarıyla erdemli bir toplum inşa etmek mümkün değildir. Aynı şekilde ahlâkî seviyesi düşük bir toplumu salt hukuk kurallarıyla ahlaklı hâle getirmek de imkânsızdır. Bu sebeple “Müslümanca yaşamak”, her şeyden önce “Müslümanca düşünmeyi” gerektirir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dipnotlar:</span></span><br />
<br />
[1] Muhammed Umâre, İzâletü’ş-şübühât an me’âni’l-mustalahât (Kâhire: Dâru’s-Selâm, 2010), 510.<br />
<br />
[2] Rasim Özdenören, Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler (İstanbul: İz Yayıncılık, 1992), 114.<br />
<br />
[3] Sezai Karakoç, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü (İstanbul: Diriliş Yayınları, 1987), 8.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Sabr-ı Cemil Ne Demektir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=43165</link>
			<pubDate>Mon, 15 Jun 2026 16:39:06 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=43165</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Sabr-ı cemil, başa gelen bela, musibet ve zorluklar karşısında hiç kimseye şikayet etmeden, feryat figan etmeden gösterilen en güzel ve en asil sabır anlamına gelir.<br />
<br />
Arapça kökenli bir tamlama olan bu kavram, kelime anlamı olarak "güzel sabır" demektir. Dinî ve ahlaki bir terim olarak kalbin kırılmasına veya canın yanmasına rağmen isyan etmeme olgunluğunu ifade eder.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Temel Özellikleri Nelerdir?</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetsizlik:</span></span> Derdini insanlara sızlanarak değil, yalnızca Allah'a arz etmektir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İsyansızlık:</span></span> Kaderi sorgulamadan ve rıza göstererek metanetini korumaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şükür Hali:</span></span> Zorluk anında bile kalbin "Elhamdülillah" diyebilme teslimiyetidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur'an-ı Kerim'deki Yeri</span></span><br />
<br />
Bu kavram Kur'an-ı Kerim'de özellikle Hz. Yakub'un, oğlu Hz. Yusuf'un kaybolması üzerine gösterdiği teslimiyeti anlatırken geçer. Yusuf Suresi 18. ayette Hz. Yakub, oğullarının yalanı karşısında "Artık bana düşen sabr-ı cemîldir" diyerek bu yüce duruşu sergilemiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günlük Hayatta Kullanımı</span></span><br />
<br />
Toplumda genellikle büyük bir vefat, acı veya felaket yaşayan kişilere taziyede bulunurken "Allah sabr-ı cemil ihsan eylesin" şeklinde dua olarak söylenir. Bu dua, muhatabın bu ağır imtihanı en güzel, en vakarlı ve en huzurlu şekilde atlatmasını temenni etmek anlamına gelir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Tasavvufi Yönü</span></span><br />
<br />
Tasavvufta sabr-ı cemil, sadece bir dayanma gücü değil, kulun Allah'a olan tam teslimiyeti ve aşkı olarak görülür. Sufiler bu kavramı şu derin manalarla açıklar:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Rıza Makamı:</span></span> Belayı gönderenin Allah olduğunu bilip, O'ndan gelen her şeye sevgiyle razı olmaktır.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Şikayetin Terki:</span></span> Sufilere göre derdini insana şikayet etmek, Yaradan'ı yaratılana şikayet etmektir; bu yüzden sabr-ı cemil şikayetsizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Gönül Huzuru:</span></span> Zahiren (dışarıdan) acı çekilirken, batınen (kalben) Allah ile beraber olmanın verdiği bir iç huzurdur.<br />
İmtihanı Sevmek: Kulun, imtihan vesilesiyle Allah tarafından hatırlandığını ve temizlendiğini düşünerek belaya tebessüm edebilmesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Diğer Sabır Türleri</span></span><br />
<br />
İslam alimleri ve sufiler, sabrı karşılaşılan durumlara göre üç ana gruba ayırır. Sabr-ı cemil, bu üç türün de en yüksek ve en kusursuz halidir:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">İtaat ve İbadette Sabır:</span></span> Nefsin tembelliğine karşı direnmektir. İbadetleri düzenli, istekli ve sürekli kılmak için gösterilen istikrardır.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Günahlara Karşı Sabır:</span></span> Nefsin kötü ve haram isteklerine karşı koymaktır. Günah işlemeye imkan varken, Allah korkusuyla kendini tutabilme iradesidir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Musibet ve Belalara Karşı Sabır:</span></span> Ölüm, hastalık, fakirlik veya haksızlık gibi elde olmayan acılara karşı metanetini korumaktır. Sabr-ı cemil en çok bu kategoride kendisini gösterir.<br />
<br />
Tasavvufta ayrıca sabır; avâmın sabrı (zoraki dayanma), zâhidlerin sabrı (sevap için dayanma) ve âriflerin sabrı (beladan lezzet alma/sabr-ı cemil) olarak da derecelendirilir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sabr-ı Cemil Ne Demektir?</span></span><br />
<br />
Hz. Yakub’un (a.s.) büyük imtihanı ve “sabr-ı cemîl” anlayışı üzerinden sabrın mahiyeti ve musibetler karşısında tevekkülün önemi anlatılıyor.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Cebrâîl -aleyhisselâm-’a sordu:<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">SABR-I CEMİL NEDİR?</span></span><br />
<br />
“–Yâkûb’un Yûsuf’a olan hicrânı ne dereceye varmıştı?”<br />
<br />
Cebrâîl -aleyhisselâm-:<br />
<br />
“–Evlâdını kaybeden yetmiş annenin toplam hicrânına!” cevâbını verdi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–O hâlde onun sevâbı ne kadardır?” diye sordu.<br />
<br />
O da:<br />
<br />
“–Yüz şehîd sevâbıdır. Çünkü O, Allâh’a bir an bile sû-i zan beslemedi.” dedi. (Taberî, XIII, 61; Süyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, IV, 570; Yûsuf, 86)<br />
<br />
İşte bu sabır, “sabr-ı cemîl” idi.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Müezzinlik nasıl yapılır?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=43033</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:40:21 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=43033</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size">Müezzinlik nasıl yapılır?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzin, </span>camilerde ezan okuyan, sala getiren, namazlarda selam ve tesbih dualarını okuyan kişidir. Müezzinlik makamı, Hz. Peygamber (asm) Efendimiz zamanından beri vardır. İlk müezzin Bilal-i Habeşi'dir. Cemaatten herkes müezzin olabilir. Müezzin olacak kişinin Kuran-ı Kerim okuyabilmesi ve güzel sesli olması genel olarak kabul edilir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Müezzinler güzel ve gür sesli olmalıdır. Peygamberimiz yirmi kişiye ezan okutturup dinlemiş, içlerinden Ebû Mahzûre'nin sesini beğenmiştir." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Dârimî, Salât, 7)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Kıyamet günü boyunları en uzun olanlar müezzinlerdir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbni Mâce, Ezân 5)</span><br />
Müezzin, ezan okurken kıbleye döner. İbadet sırasında, müezzin bazı camilerde bulunan, müezzin mahfili denilen özel bir platform üzerinde bulunur. Müezzin, namaz aralarındaki duaları buradan sesli bir şekilde okur. Güzel sesin önemli olduğu müezzinlik, zamanla bir sanat haline gelmiştir. Ezanın belli bir makamla okunması, müezzinlerin güzel sesli olmaları gerektiği düşünülmesi, müezzinliği sanat haline getirmiştir.<br />
Öyleki her bir vaktin ezanı kendine has bir makamla okunur. Osmanlı Camilerinde;<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah Ezanı:</span> Sabâ makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Öğle Ezanı:</span> Rast makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">İkindi Ezanı:</span> Hicaz makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Akşam Ezanı:</span> Segâh makamında,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Yatsı Ezanı:</span> Uşşak makamında okunurmuş.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Sabah namazından önce verilen salâ da Hüseyni makamından okunurmuş.</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Müezzinlik nasıl yapılır?</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Müezzin Ezan Okur.</span></span><br />
Öncelikle müezzin, namaz vaktinin girdiği belirtmek için ve Müslümanları namaza çağırmak için ezan okur;<ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ – اَشْهَدُ اَنْ لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ – اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمّدًا رَسُولُ اللهِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ – حَىَّ عَلَى الصَّلَاةِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ – حَىَّ عَلَى الْفَلَاحِ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَللَهُ اَكْبَرُ- اَللَهُ اَكْبَرُ</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لَا اِلَاهَ اِلَّا اللهُ</span><br />
</li>
</ul>
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahu Ekber, Allahu Ekber Allahu Ekber, Allahu Ekber Eşhedu en Lailahe illallah, Eşhedu en Lailahe illallah Eşhedu enne Muhammeden Resûlullah Eşhedu enne Muhammeden Rasûlullah Hayyaala's-salâh, Hayyaala's-salâh Hayyaala'l-felâh, Hayyaala'l-felâh Allahu Ekber, Allahu Ekber La ilahe illallah"</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Anlamı:</span><br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ibadete lâyık olan bulunmadığına şehadet ederim.<br />
Muhammed’in, Allah’ın peygamberi olduğuna şehadet ederim.<br />
Haydi namaza geliniz.<br />
Haydi kurtuluşa geliniz.<br />
Allah en büyük ve en yücedir.<br />
Allah'tan başka ilah yoktur<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Ezandan sonra müezzin ezan duası okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُمَّ رَبَّ هَذِهِ الدَّعْوَةِ التَّامَّةِ وَالصَّلَاةِ الْقَائِمَةِ آتِ مُحَمَّداً الْوَسِيلَةَ وَالْفَضِيلَةَ وَالدَّرَجَةَ الرَّافِعَةَ وَابْعَثْهُ مَقَاماً مَحْمُوداً الَّذِي وَعَدْتَهُ إَنَّكَ لَا تُخْلِفُ الْمِيعَادَ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allahumme Rebbe hazihi'd-da'veti't-tamme. Vesselatil kâimeti ati Muhammedenil vesilete vel fazilete ved-dereceter-refîate. vebashu makamen Mahmudenillezi veadteh. İnneke lâ tuhlifu'l-mîâd."</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın rabbi Allah'ım! Muhammed'e vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin makâm-ı mahmûda ulaştır, muhakkak ki sen vaadinden dönmezsin."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Müezzin farz namazdan önce kamet getirir.</span></span><ul class="mycode_list"><li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü en Lailahe illallah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’s-salâh, Hayyaala’s-salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hayyaala’l-felâh, Hayyaala’l-felâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kad kâmetis-Salâh, Kad kâmetis-Salâh,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Allahu Ekber, Allahu Ekber,</span><br />
</li>
<li><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">La ilahe illallah.</span><br />
</li>
</ul>
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">4. Müezzin, namazın farzından sonra “Selam Duası” Okur.</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللّهمَّ اَ نْتَ السّلاَ مُ و مِنْكَ السّلامُ ﴿﴾ تَبارَكْتَ ياَذَلْجَلالِ وَلاِكْراَمِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhumme ente’s-selâmü ve minke’s-selâm, tebârekte yâ zelcelâli ve’l-ikrâm."</span><br />
"Allah'ım sen selamsın. Bütün noksanlardan berisin, uzaksın. Dünya ve ahiret selameti senin inayet ve yardımınla olur. Sen mukaddessin, tazime gerçekten layık olansın. Ey celal ve ikram sahibi olan yüce mabudum!"<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">5. Müezzin namaz tesbihatına devam eder.</span></span><br />
Müezzin <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamberimiz üzerine salavat"</span> (getirin) anlamına gelen;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">عَلي رَسؤُ لِناَ صَلَواَتٌ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Alâ Rasulina salavat"</span> der. Bunun üzerine cemaat salavat getirir. Sonra müezzin:<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanallahi vel hamdu lillahi ve la ilahe illellahu vallahu ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim."</span> <br />
"Allah'ı bütün noksan sıfatlardan tanzih eder, kemal sıfatlarla muttasıf olduğunu kabul ederim. Bütün hamd ve şükürler Allah'adır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. İhtiyaçları gideren ve zararları yok eden yalnız yüce ve güçlü olan Allah'tır." duasını okur.<br />
Dua bitince bütün cemaat sessizce <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayete’l-Kürsi</span>'yi okur.<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اللَّهُ لاَ إِلَهَ إِلاَّ هُوَ الْحَيُّ الْقَيُّومُ لاَ تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلاَّ بِإِذْنِهِ يَعْلَمُ مَا بَيْنَ أَيْدِيهِمْ وَمَا خَلْفَهُمْ وَلاَ يُحِيطُونَ بِشَيْءٍ مِنْ عِلْمِهِ إِلاَّ بِمَا شَاءَ وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاو ;َاتِ وَالأَرْضَ وَلاَ يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allâhu lâ ilâhe illâ huve’l-hayyu’l-kayyûm. Lâ te’huzuhû sinetun ve lâ nevm. Lehû mâ fi’s-semâvâti ve mâ fi’l-ardı men zellezî yeşfe’u ‘ındehû illâ bi iznih. Ya’lemu mâ beyne eydîhim ve mâ halfehum ve lâ yuhîtûne bi şey’in min ‘ılmihî illâ bimâ şâe vesi’a kursiyyuhu’s-semâvâti ve’larda ve lâ yeûduhû hıfzuhumâ ve huve’l-‘aliyyu’l-‘azîm."</span><br />
"O'ndan başka ilah olmayan Allah, hay ve kayyumdur <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(ezel ve ebedidir).</span> O'nu uyuklama ve uyku tutmaz. Göklerde ve yerlerde olan şeyler O'nundur. İzni olmaksızın O'nun yanında şefaat eden yoktur. Halkın önünde ve arkasında olanı<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"> (istikbal ve maziyi)</span> bilir. İnsanlar O'nun ilminden, O'nun isteğinden başkasını ihata edemezler. Kürsisi semaları ve yeri içine alır. Onların hıfzı O'nu <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Cenab-ı Ecelli Ala'yı) </span>yormaz. O, pek yüksek ve büyüktür."<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">6. Herkes Ayete’l-Kürsi Okunduktan Sonra Tesbih Çekilir</span></span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">وَ هُوَ الْعَلىُّ الْعَظِيمُ ذولْجَلاَلِ سُبْحاَنَ اللهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ve huvel aliyyil azimi zul celali Subhanallah"</span> der. Herkes 33 kez; <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ اللهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah noksan sıfatlardan uzaktır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">سُبْحاَنَ الْكَريمِ دآَءِمَنِ الْحَمْدُ لِلهِ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhanel Kerimi daimenil hamdulillah"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> <span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">اَلْحَمْدُ لِلهِ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Hamd Allah'adır."</span><br />
Müezzin;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">رَبِّ الْعاَلَمِينَ تَعاَلَى شاَنُهُ اللَهُ اَكْبَرْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Rabbil alemine teala şanuhullahu ekber"</span> der. Herkes 33 kez;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">اَلّلَهُ اَكْبَرْ </span></span>der. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah en büyüktür."</span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">7. Müezzin Tesbihlerden Sonra Şu Duayı Okur</span></span><br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَهُوَ عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"La ilahe illallahu vahdehu la şerikeleh, lehul mulku ve lehul hamdu ve huve ala kulli şey’in gadir."</span><br />
“Allah Teala'dan başka ilah yoktur, tek ilah sadece odur, ortağı da yoktur. Bütün mülk ona aittir. Bütün hamd ve senalar onadır. Her şeye kadirdir."<br />
Müezzin şu duayı okur;<br />
<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">َسُبْحاَنَ ربِّىَ الْعلِىِّ ااَعْلَ لْوَهاَّبْ</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Subhane Rabbiye'l-aliyyi'l-a'le'l-vehhab"</span> Anlamı: "Yüce, ulu ve lütufkâr olan Rabbimi tesbih ederim."<br />
Bu duadan sonra cemaat hep birlikte ellerini açıp dua eder. Dua bitince <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #ff0000;" class="mycode_color">آمين, </span>Amin</span> denilir. Anlamı: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Duamı kabul et."</span><br />
Bu şekilde müezzinin görevi tamamlanmış olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=43029</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:22:53 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=43029</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Ayet ile hadis arasındaki farkı anlatır mısınız?</span></span><br />
<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Ayet'</span></span>in manası; <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Kur'an sureleri içinde yer almış olan, başı ve sonu belli cümlelerdir. Kur'an</span>'ın her bir ayeti mucizedir. Her ayet onları tebliğ eden peygamberlerin doğruluğuna birer delil, düşünen ve kafasını yoranlar için birer ibret; mucize oluşları ve değerleri itibariyle de birer<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "emr-i acîb"</span>dir.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadis;</span> </span><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hz. Peygamber (s.a.s)'in sözleri, fiilleri, takrirleri ile ahlaki ve beşerî vasıflarındarı oluşan sünnetinin söz veya yazı ile ifade edilmiş şekli.</span> Bu mânâda hadis, sünnet ile eş anlamlıdır.<br />
Hadis kelimesi zamanla, Hz. Peygamber (sas)'den rivâyet edilen haberlerin genel adı olarak kullanılmaya başlanmıştır.<br />
Rasûlullah (s.a.s), Allah'tan aldığı vahyi yalnızca insanlara aktarmakla kalmamış, aynı zamanda onları açıklamış ve kendi hayatında da tatbik ederek müşahhas örnekler hâline getirmiştir. Bu nedenle O'na <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Yaşayan Kur'ân"</span> da denilmiştir.<br />
İslâm bilginleri genellikle, dinî konularla ilgili hâdislerin, Allah tarafından Hz. Peygamber (s.a.s)'e vahyedilmiş olduklarını kabul ederler; delil olarak da,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"O </span>(Peygamber)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">, kendiliğinden konuşmaz; onun sözleri, kendisine gönderilmiş vahiyden başkası değildir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Necm, 54/3-4)</span><br />
âyetini ileri sürerler. Ayrıca,<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Andolsun ki; Allah, müminlere büyük lütufta bulundu. Çünkü daha önce apaçık bir sapıklık içinde bulunuyorlarken, kendi aralarından, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i lmrân, 3/164)</span><br />
âyetinde sözü edilen<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> "hikmet" </span>kelimesinin, <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"sünnet"</span> anlamında olduğunu da belirtmişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) ve O'nun ashâbından nakledilen bazı haberler de, bu gerçeği ortaya koymaktadır. Rasûlullah (s.a.s)'tan şöyle rivayet edilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Bana kitap</span> (Kur'ân)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> ve bir de onunla birlikte, onun gibisi </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> verildi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Dâvûd, Sünen, II, 505).</span><br />
Hassan İbn Atiyye, aynı konuda şu açıklamayı yapmıştır: <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Cibrîl (a.s.) Rasûlullah (s.a.s)'e Kur'ân'ı getirdiği ve öğrettiği gibi, sünneti de öylece getirir ve öğretirdi." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(İbn Abdilberr, Câmiu'l Beyâni'l-ilm, II, 191).</span><br />
Yukarıda zikredilen âyet ve haberlerden de anlaşılacağı gibi, Kur'ân ve hadîs (daha geniş ifadesiyle sünnet), Allah (c.c.) tarafından Rasûlullah (s.a.s.)'a gönderilmiş birer vahiy olmak bakımından aynıdırlar. Şu kadar var ki;<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> Kur'ân, </span>hadîsin aksine, anlam ve lâfız yönünden bir benzerinin meydana getirilmezliği (i'câz) ve Levh-i Mahfûz'da yazı ile tesbit edildiği için, ne Cibrîl (a.s.)'in ve ne de Hz. Peygamber (s.a.s)'in, üzerinde hiçbir tasarrufları bulunmaması noktasında hadîsten ayrılır. <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Hadîs ise,</span> lâfız olarak vahyedilmediği için, Kur'ân lâfzı gibi mu'ciz olmayıp, ifade ettiği anlama bağlı kalmak şartıyla sadece mânâ yönüyle nakledilmesi câizdir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">Vahye dayalı bir fıkıh kaynağı olarak hadis, Kur'ân karşısındaki durumu ve getirdiği hükümler açısından şu şekillerde bulunur:</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">1. Bazı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri teyid ve tekit eder.</span> Ana-babaya itâatsizliği, yalancı şâhitliği, cana kıymayı yasaklayan hadisler böyledir.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">2. Bir kısmı hadisler, Kur'ân'ın getirdiği hükümleri açıklar, onları tamamlayıcı bilgiler verir. </span>Kur'ân'da namaz kılmak, haccetmek, zekât vermek... emredilmiş, fakat bunların nasıl olacağı belirtilmemiştir. Bu ibadetlerin nasıl yapılacağını hadislerden öğreniyoruz.<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">3. Bazı hadisler de, Kur'ân'ın hiç temas etmediği konularda, hükümler koyar.</span> Hadîsin başlı başına müstakil bir teşri' (yasama) kaynağı olduğunu gösteren bu tür hadislere, ehlî merkeplerle yırtıcı kuşların etinin yenmesini haram kılan, diyetlerle ilgili birçok hükmü belirten hadisler... örnek olarak verilebilir.<br />
Buraya kadar anlatılanlar, hadîsin (sünnet) İslâm dinindeki önemli yerini gözler önüne sermektedir. Din açısından, Kur'ân'dan hemen sonra gelen bir hüküm kaynağı olarak hadislere gereken önemin verilerek Hz. Peygamber (s.a.s)'in sünnetine uyulması, başta Allah (c.c.) olmak üzere, O'nun Rasülü Hz. Muhammed (s.a.s) tarafından da çok kesin ifadelerle emredilmiştir. Bu konuda Kur'ân'da şu âyetlere yer verilmiştir:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız, bana uyunuz ki; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/31);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Ey Peygamber de ki: Allah'a ve Peygamber'e itaat ediniz. Eğer yüz çevirirseniz, biliniz ki Allah kâfirleri sevmez."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmran, 3/32)</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Allah'a ve peygamberlere itaat ediniz, umulur ki rahmet olunursunuz." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Âl-i İmrân, 3/132);</span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Peygamber size neyi getirmişse onu alın, neyi yasaklamışsa ondan sakının." </span><span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Haşr, 59/7).</span><br />
Görüldüğü gibi bu âyetlerde, Rasûlullah (s.a.s)'e itâat, Allah'a (c.c.) itâat ile birlikte emredilmiş, hatta Peygamber (s.a.s)'e itâatin Allah'a (c.c.) itâat demek olduğu açıkça belirtilmiştir.<br />
Rasûlullah (s.a.s) da bir hadîsinde:<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b">"Şunu kesin olarak biliniz ki, bana Kur'ân ve onunla beraber onun bir benzeri </span>(sünnet)<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"> daha verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak;<span style="color: #ff0000;" class="mycode_color"> 'Şu Kur'an'a sarılın; onda neyi helal görürseniz onu helal, neyi haram görürseniz onu da haram kabul ediniz.' </span>diyecek bazı kimseler gelmesi yakındır. Şüphesiz ki, Allah Rasûlünün haram kıldığı şey de Allah'ın haram kıldığı gibidir."</span> <span style="font-style: italic;" class="mycode_i">(Ebû Davûd Sünnet, 5; İbni Mace, Mukaddime, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 131)</span><br />
buyurarak, sünnetini küçümseyip dinden ayırmak isteyenlere karşı müslümanları uyarmış ve dinin sünnetsiz düşünülemeyeceğini vurgulamıştır.<br />
<span style="font-style: italic;" class="mycode_i">Selam ve dua ile...<br />
Sorularla İslamiyet</span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hadisler de Dinin Kaynağıysa Neden Kur’ân Gibi Yazılıp Korunmamıştır?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=43026</link>
			<pubDate>Fri, 29 May 2026 18:03:03 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=43026</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisler de Dinin Kaynağıysa Neden Kur’ân Gibi Yazılıp Korunmamıştır?</span></span><br />
<br />
Hadisler de dinin kaynağıysa neden kur’ân gibi yazılıp korunmamıştır? Hadislerin yazıya geçirilmemiş olmasının sebepleri nelerdir?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kısaca Kur’ân’ın Yazılması</span></span><br />
<br />
Dinin yegâne iki kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Hadisler sünnetin yazılı veya sözlü ifadeleri anlamına gelir. Bu haliyle hadisler Kur’an’daki ayetlerin mücmel olanını açıklama, mutlak olanını takyîd, umûm olanını tahsîs etme hatta Kur’ân’da yer almayan bazı hususlarda da yeni bir hüküm getirme yetkisine sahiptir. Burada zikredilen hususlar bizzat Allah Teâlâ tarafından peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tanınan yetkilerden bazılarıdır, peygamberlik vazifesinin önemli unsurlarındandır. Kur’ân’ın yazıya geçirilme sürecine kısaca değinilecek olursa, hem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ümmî oluşunun hem de o dönemde insanların çoğunun okuma yazma bilmemesinin göz önünde bulundurulması konunun temellendirilmesi ve gerekçelendirebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bundan dolayı inen ayetler hemen ezberlenerek muhafaza ediliyordu. Fakat buna rağmen Rasûlullâh (s.a.v.) ayetlerin ezberlenmesinin yanı sıra unutma ve karıştırma ihtimaline karşı yazılmasını da sağlamıştır. Bu durum bir taraftan ezberleme işinin yapıldığını diğer taraftan vahiy kâtiplerinin de yazıya geçirdiklerini göstermektedir. Belâzûrî o dönemde 24 sahâbenin okuma-yazma bildiğini ifade etmektedir. Bu rakam, yazma faaliyetinin de çok az kişi tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir. Fakat okuma yazma bilenlerin daha fazla olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in(s.a.v.) Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen hadisinde “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” (Müslim, Zühd, 72) şeklindeki buyruğu Kur’ân’ı vahiy kâtipleri dışında yazanların da bulunduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân’ın yazılmasının Hz. Peygamber’in denetiminde olduğunda şüphe yoktur.  <br />
  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazılması Konusu</span></span><br />
<br />
Hadislerin öncelikli olarak Kur’ân’ın açıklayıcısı olması nedeni ile niçin erken dönemden itibaren Kur’ân gibi yazılıp korunmadığı sorusu sürekli olarak sorulmuştur.  Buna istinaden âlimlerin kitâbetü’l-hadîs (hadislerin yazıya geçirilmesi) kavramıyla ele aldığı bu hususun çok yönlü sebepleri bulunmaktadır. Buna geçmeden önce hadislerin yazılmasıyla ilgili doğrudan nakledilen hadislere değinmek gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazımını Yasaklayan Rivayetler</span></span><br />
<br />
Rasûlullâh’tan hem hadislerin yazılmasını yasaklayan hem de yazılmasına izin veren hadisler nakledilmiştir. Hadislerin yazılmasını yasaklayan rivayetlerin içerisinde sahih olarak nakledilen rivâyet; Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” rivayetidir. Fakat Buhârî ve bazı âlimler tarafından bu ifadeler Ebû Saîd el-Hudrî’nin kendi beyanı olarak kabul edilmiştir. Böyle önemli bir konuda rivayetin sahâbiler arasından sahih olarak sadece ondan gelmesi, tâbiîn tabakasından da sadece Atâ b. Yesâr’dan nakledilmesi düşündürücüdür. Bu durum yasağın umûmî ve kat'î nitelikte olmadığını göstermektedir. Şayet söz konusu yasak umûmî olsaydı bu konuda pek çok sahâbeden şüphe bırakmayacak şekilde sahih hadisler nakledilirdi. Ayrıca bu rivâyet metin olarak incelendiğinde “Kur’ân dışında bir şey yazmayınız!” kısmı yasağın Kur’ân yazımına vurgu yapılarak nakledildiğini göstermekle beraber hadislerle ayetlerin aynı yazılı malzemeye yazılmasının yasaklandığını veya Kur’ân ile karıştırılma endişesinin bulunduğunu da göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazımına İzin Veren Rivayetler</span></span><br />
<br />
Hadislerin yazılmasına izin veren rivayetler incelendiğinde ise hadislerin çok daha fazla tarikten ve farklı sahâbilerden gelmiş olduğu görülmektedir. Bu durum söz konusu yasağın belli gerekçelere binaen konulduğunu da göstermektedir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.) nakledilen “Ebû Şah için (bu hutbeyi) yazınız!” (Buhari, İlim, 40; Müslim, Hacc, 82; Ebu Davud, Menâsik, 90) yönündeki emrinin, hicretin sekizinci yılında, yani risaletin ilerleyen bir döneminde söylendiği görülmektedir. Bu durum, hadisleri yazma yasağının risaletin ilk yıllarına mahsus olarak uygulandığını göstermektedir. Yapılan araştırmalar toplam 52 sahâbenin hadisleri yazdığını göstermektedir. Bu da rakamsal olarak sahâbenin genel sayısı içinde oldukça az bir rakama tekabül etmektedir. Hatta Abdullâh b. Amr gibi bazı sahâbilerin, unutmamak ve hafızasına destek olması için hadisleri yazdığı da söylenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazıya Geçirilmemiş Olmasının Sebepleri</span></span><br />
<br />
Hadislerin yazılmaması ile alakalı erken dönemde öne sürülen sebeplere bakıldığında bunlar arasında Arap toplumunun sözlü kültüre sahip olması ve ezberlerinin kuvvetli olması önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Bununla birlikte Arapların yaygın olarak nesep bilgilerini ve şiirleri ezberledikleri de bilinmektedir. İkinci bir sebep olarak yazımın ve yazılacak malzemelerin yetersizliği ifade edilmektedir. Toplumda sözlü geleneğin ve güçlü hafızanın hâkim olması, yazı yazmayı ve yazım malzemelerini geri plana itmiştir. Yazının noktalama vs. yönünden yetersizliği ve muhtemel hataların olma ihtimali de toplumu yazıya karşı mesafeli durmaya sevk etmiştir. O dönemde nakledilen “İlim satırlarda değil sadırlardadır (göğüslerde/ezberde).” sözü dönemin ilim anlayışını en güzel özetleyen cümledir. Esasen sahâbenin tamamı udûl yani Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kasten yanlış ve yalan söz isnat etmeyen adâlet sahibi kabul edildiği için onların Hz. Peygamber adına yalan uydurmuş olması mümkün görülmemiştir. Fakat ortaya çıkmaya başlayan bazı karışıklıklar, hadislerin tedvin ve tasnif sürecini beraberinde getirmiştir. Hadislerin özellikle ezberden yapılmasına dair önemli teşvikler olmuş, yazıdaki muhtemel hatalara istinaden dönemin âlimleri “Sahafîlerden; yani hadisi yazılı metinlerden aktaranlardan hadis almayınız.” şeklinde uyarıda bulunmuşlardır. Kolaycılığa yeltenmek ve ilme gereken ehemmiyeti verememek gibi kaygılar sebebiyle yazıyla kayda almanın, ezberlemenin önüne geçebileceği şeklinde birtakım endişeler dile getirilmiştir. Söz gelimi bazı âlimler; “Bizim ezberleyerek aldığımız gibi siz de ezberleyin.” şeklindeki telkinleriyle hadis ezberleyip nakleden talebelere teşviklerde bulunmuşlardır.<br />
<br />
Hadislerin yazılarak nakledilmesi yerine ezberlenmesine dair ileri sürülen diğer bir sebep, sözün gücünün korunmak istenmesidir. Yıllardır devam eden ve birtakım pratikler sebebiyle sözlü bir kültüre dönüşen ezber geleneğinin devam etmesi arzu edilmiştir. Önemli sayılabilecek bir diğer sebep de hadis yorumlarının rivayetleşmesi endişesidir. Yazılı metinlerde olabilmesi gayet tabi olan şahsî yorum, bilgi gibi ilave kayıtların hadisle karışma kaygısı nedeniyle ezberden nakledilmesi teşvik edilmiştir. Son olarak sözlü olarak aktarılan bir olayın yazıya geçirilirken bağlamından koparılabileceği ihtimali de ezberlemeye teşvik eden bir unsur olarak görülmüştür.<br />
<br />
Buradaki sebepler düşünüldüğünde aslında âlimlerin işi sağlama aldıkları net olarak anlaşılmaktadır. Hadislerin ezberden nakledilmesi aynen korunabilmesini, kaynakların büyük ölçüde ilk ezberlendiği şekliyle aktarılmasını kolaylaştırmış, yazıdan kaynaklanabilecek sorunlardan korumuştur. Bu nedenle elimizdeki hadis kaynaklarındaki hadislerin korunarak gelmesinin de ezber olarak yapılan nakillerin önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
    Düzenli, Muhittin, Hadislerin Yazım Serüveni, Ankara: TDV Yayınları, 2024.<br />
    Tatlı, Bekir, “İlgili Rivâyetler Yönünden Hz. Peygamber Döneminde Vahyin Yazımı Meselesi” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 49/1, (2008), 123-150.<br />
    Yücel, Ahmet. “Kitâbet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 26/81-83. Ankara: TDV Yayınları, 2002.<br />
    Yücel, Ahmet. “Hadislerin Yazılmasıyla İlgili Rivayetlerin Tenkit ve Değerlendirilmesi.” Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 16-17 (2014), 91-121.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dr. Abdullah Çimen</span></span></span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadisler de Dinin Kaynağıysa Neden Kur’ân Gibi Yazılıp Korunmamıştır?</span></span><br />
<br />
Hadisler de dinin kaynağıysa neden kur’ân gibi yazılıp korunmamıştır? Hadislerin yazıya geçirilmemiş olmasının sebepleri nelerdir?<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kısaca Kur’ân’ın Yazılması</span></span><br />
<br />
Dinin yegâne iki kaynağı Kur’ân ve sünnettir. Hadisler sünnetin yazılı veya sözlü ifadeleri anlamına gelir. Bu haliyle hadisler Kur’an’daki ayetlerin mücmel olanını açıklama, mutlak olanını takyîd, umûm olanını tahsîs etme hatta Kur’ân’da yer almayan bazı hususlarda da yeni bir hüküm getirme yetkisine sahiptir. Burada zikredilen hususlar bizzat Allah Teâlâ tarafından peygamberimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tanınan yetkilerden bazılarıdır, peygamberlik vazifesinin önemli unsurlarındandır. Kur’ân’ın yazıya geçirilme sürecine kısaca değinilecek olursa, hem Hz. Peygamber’in (s.a.v.) ümmî oluşunun hem de o dönemde insanların çoğunun okuma yazma bilmemesinin göz önünde bulundurulması konunun temellendirilmesi ve gerekçelendirebilmesi açısından önem arz etmektedir. Bundan dolayı inen ayetler hemen ezberlenerek muhafaza ediliyordu. Fakat buna rağmen Rasûlullâh (s.a.v.) ayetlerin ezberlenmesinin yanı sıra unutma ve karıştırma ihtimaline karşı yazılmasını da sağlamıştır. Bu durum bir taraftan ezberleme işinin yapıldığını diğer taraftan vahiy kâtiplerinin de yazıya geçirdiklerini göstermektedir. Belâzûrî o dönemde 24 sahâbenin okuma-yazma bildiğini ifade etmektedir. Bu rakam, yazma faaliyetinin de çok az kişi tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir. Fakat okuma yazma bilenlerin daha fazla olduğunu söyleyenler de bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in(s.a.v.) Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen hadisinde “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” (Müslim, Zühd, 72) şeklindeki buyruğu Kur’ân’ı vahiy kâtipleri dışında yazanların da bulunduğuna işaret etmektedir. Dolayısıyla Kur’ân’ın yazılmasının Hz. Peygamber’in denetiminde olduğunda şüphe yoktur.  <br />
  <br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazılması Konusu</span></span><br />
<br />
Hadislerin öncelikli olarak Kur’ân’ın açıklayıcısı olması nedeni ile niçin erken dönemden itibaren Kur’ân gibi yazılıp korunmadığı sorusu sürekli olarak sorulmuştur.  Buna istinaden âlimlerin kitâbetü’l-hadîs (hadislerin yazıya geçirilmesi) kavramıyla ele aldığı bu hususun çok yönlü sebepleri bulunmaktadır. Buna geçmeden önce hadislerin yazılmasıyla ilgili doğrudan nakledilen hadislere değinmek gerekmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazımını Yasaklayan Rivayetler</span></span><br />
<br />
Rasûlullâh’tan hem hadislerin yazılmasını yasaklayan hem de yazılmasına izin veren hadisler nakledilmiştir. Hadislerin yazılmasını yasaklayan rivayetlerin içerisinde sahih olarak nakledilen rivâyet; Ebû Saîd el-Hudrî’den nakledilen “Benden Kur’ân dışında bir şey yazmayınız! Kim yazdıysa onu imha etsin.” rivayetidir. Fakat Buhârî ve bazı âlimler tarafından bu ifadeler Ebû Saîd el-Hudrî’nin kendi beyanı olarak kabul edilmiştir. Böyle önemli bir konuda rivayetin sahâbiler arasından sahih olarak sadece ondan gelmesi, tâbiîn tabakasından da sadece Atâ b. Yesâr’dan nakledilmesi düşündürücüdür. Bu durum yasağın umûmî ve kat'î nitelikte olmadığını göstermektedir. Şayet söz konusu yasak umûmî olsaydı bu konuda pek çok sahâbeden şüphe bırakmayacak şekilde sahih hadisler nakledilirdi. Ayrıca bu rivâyet metin olarak incelendiğinde “Kur’ân dışında bir şey yazmayınız!” kısmı yasağın Kur’ân yazımına vurgu yapılarak nakledildiğini göstermekle beraber hadislerle ayetlerin aynı yazılı malzemeye yazılmasının yasaklandığını veya Kur’ân ile karıştırılma endişesinin bulunduğunu da göstermektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazımına İzin Veren Rivayetler</span></span><br />
<br />
Hadislerin yazılmasına izin veren rivayetler incelendiğinde ise hadislerin çok daha fazla tarikten ve farklı sahâbilerden gelmiş olduğu görülmektedir. Bu durum söz konusu yasağın belli gerekçelere binaen konulduğunu da göstermektedir. Konuyla ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.) nakledilen “Ebû Şah için (bu hutbeyi) yazınız!” (Buhari, İlim, 40; Müslim, Hacc, 82; Ebu Davud, Menâsik, 90) yönündeki emrinin, hicretin sekizinci yılında, yani risaletin ilerleyen bir döneminde söylendiği görülmektedir. Bu durum, hadisleri yazma yasağının risaletin ilk yıllarına mahsus olarak uygulandığını göstermektedir. Yapılan araştırmalar toplam 52 sahâbenin hadisleri yazdığını göstermektedir. Bu da rakamsal olarak sahâbenin genel sayısı içinde oldukça az bir rakama tekabül etmektedir. Hatta Abdullâh b. Amr gibi bazı sahâbilerin, unutmamak ve hafızasına destek olması için hadisleri yazdığı da söylenmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hadislerin Yazıya Geçirilmemiş Olmasının Sebepleri</span></span><br />
<br />
Hadislerin yazılmaması ile alakalı erken dönemde öne sürülen sebeplere bakıldığında bunlar arasında Arap toplumunun sözlü kültüre sahip olması ve ezberlerinin kuvvetli olması önemli bir yer tuttuğu görülmektedir. Bununla birlikte Arapların yaygın olarak nesep bilgilerini ve şiirleri ezberledikleri de bilinmektedir. İkinci bir sebep olarak yazımın ve yazılacak malzemelerin yetersizliği ifade edilmektedir. Toplumda sözlü geleneğin ve güçlü hafızanın hâkim olması, yazı yazmayı ve yazım malzemelerini geri plana itmiştir. Yazının noktalama vs. yönünden yetersizliği ve muhtemel hataların olma ihtimali de toplumu yazıya karşı mesafeli durmaya sevk etmiştir. O dönemde nakledilen “İlim satırlarda değil sadırlardadır (göğüslerde/ezberde).” sözü dönemin ilim anlayışını en güzel özetleyen cümledir. Esasen sahâbenin tamamı udûl yani Hz. Peygamber'e (s.a.v.) kasten yanlış ve yalan söz isnat etmeyen adâlet sahibi kabul edildiği için onların Hz. Peygamber adına yalan uydurmuş olması mümkün görülmemiştir. Fakat ortaya çıkmaya başlayan bazı karışıklıklar, hadislerin tedvin ve tasnif sürecini beraberinde getirmiştir. Hadislerin özellikle ezberden yapılmasına dair önemli teşvikler olmuş, yazıdaki muhtemel hatalara istinaden dönemin âlimleri “Sahafîlerden; yani hadisi yazılı metinlerden aktaranlardan hadis almayınız.” şeklinde uyarıda bulunmuşlardır. Kolaycılığa yeltenmek ve ilme gereken ehemmiyeti verememek gibi kaygılar sebebiyle yazıyla kayda almanın, ezberlemenin önüne geçebileceği şeklinde birtakım endişeler dile getirilmiştir. Söz gelimi bazı âlimler; “Bizim ezberleyerek aldığımız gibi siz de ezberleyin.” şeklindeki telkinleriyle hadis ezberleyip nakleden talebelere teşviklerde bulunmuşlardır.<br />
<br />
Hadislerin yazılarak nakledilmesi yerine ezberlenmesine dair ileri sürülen diğer bir sebep, sözün gücünün korunmak istenmesidir. Yıllardır devam eden ve birtakım pratikler sebebiyle sözlü bir kültüre dönüşen ezber geleneğinin devam etmesi arzu edilmiştir. Önemli sayılabilecek bir diğer sebep de hadis yorumlarının rivayetleşmesi endişesidir. Yazılı metinlerde olabilmesi gayet tabi olan şahsî yorum, bilgi gibi ilave kayıtların hadisle karışma kaygısı nedeniyle ezberden nakledilmesi teşvik edilmiştir. Son olarak sözlü olarak aktarılan bir olayın yazıya geçirilirken bağlamından koparılabileceği ihtimali de ezberlemeye teşvik eden bir unsur olarak görülmüştür.<br />
<br />
Buradaki sebepler düşünüldüğünde aslında âlimlerin işi sağlama aldıkları net olarak anlaşılmaktadır. Hadislerin ezberden nakledilmesi aynen korunabilmesini, kaynakların büyük ölçüde ilk ezberlendiği şekliyle aktarılmasını kolaylaştırmış, yazıdan kaynaklanabilecek sorunlardan korumuştur. Bu nedenle elimizdeki hadis kaynaklarındaki hadislerin korunarak gelmesinin de ezber olarak yapılan nakillerin önemli bir etkisinin olduğunu söyleyebiliriz.    <br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KAYNAKLAR</span></span><br />
<br />
    Düzenli, Muhittin, Hadislerin Yazım Serüveni, Ankara: TDV Yayınları, 2024.<br />
    Tatlı, Bekir, “İlgili Rivâyetler Yönünden Hz. Peygamber Döneminde Vahyin Yazımı Meselesi” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 49/1, (2008), 123-150.<br />
    Yücel, Ahmet. “Kitâbet”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi. 26/81-83. Ankara: TDV Yayınları, 2002.<br />
    Yücel, Ahmet. “Hadislerin Yazılmasıyla İlgili Rivayetlerin Tenkit ve Değerlendirilmesi.” Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 16-17 (2014), 91-121.<br />
<br />
<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Dr. Abdullah Çimen</span></span></span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42938</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:10:52 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42938</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’ân-ı Kerim'in Gök Bilimine Dair Mucizeleri</span></span><br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim dünden bugüne henüz yeni yeni keşfedilen astronomiye dair bilgileri asırlar öncesinden haber veriyor. Kur’ân-ı Kerim'in insanı dehşetle tefekküre sevkeden gök bilimine dair mucizeleri...<br />
<br />
Mîlâdî 7. asır. İnsanlık semâya baktığında binlerce yıldızı görüyor, fakat onların ne olduğunu bilmiyor. Şekillerini benzeterek uydurduğu isimlerle fal bakıyor, az çok da yol bulma, cihet tespitinde onlardan istifâde edebiliyor.<br />
<br />
Kur’ân-ı Hakîm’de ise Cenâb-ı Hak yemin ediyor:<br />
<br />
“Hayır! Yıldızların yerlerine yemin ederim ki, bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” (el-Vâkıa, 75-76)<br />
<br />
«Yıldızın yeri» olarak tercüme edilen ifade, «mevki»dir ki, düşülen yer mânâsına da gelir. Günümüz fizik ve astrofizik uzmanları; «yıldızların mevkileri»nden maksadın, onların doğdukları beyaz delikler ve ölüp kayboldukları kara delikler olduğunu ifade ederler. İnsanlık ancak teleskopun icadından uzun bir zaman sonra 19 ve 20. asırlarda fezâya dair mâlûmatını bir miktar vuzuha kavuşturabilmiştir.<br />
<br />
Gökyüzünde siyah ve beyaz delikler mevcuttur. Cenâb-ı Hak, müsbet ilmin yeni keşfettiği bu boşluklara Kur’ân-ı Kerim’de yemin etmektedir. Bugünkü ilmin henüz tespit edebildiği şu hakikat ne kadar müthiş bir ihtişamla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade eder. Yıldızların doğduğu yere beyaz delik; öldüğü yere de siyah delik adı verilir. Beyaz deliklerden küçük bir cisim çıkmakta ve ânî bir genişlemeyle gövdesinin trilyonlarca katı büyüyerek dev bir yıldız kütlesini meydana getirmektedir. Ve dünyamızdan kat kat daha büyük nice dev kütleli yıldızlar da, vakti gelince kara deliklerin içine girerek ölmekte yıldız mezarlığına düşmektedir. Bu itibarla bizim semâmızı aydınlatan güneş de bir gün:<br />
<br />
“Güneş dağılıp parçalandığı zaman...” (Tekvîr, 1) âyetinde buyurulan gerçeği yaşayacaktır.<br />
<br />
Geçmişte münkir filozofların ekserîsi; müşâhede ve delillere istinâd etmeyen akıl yürütmeleriyle, kâinâtın ezelî olduğunu iddia ediyordu. Ancak müsbet ilimlerde yapılan araştırmalar, kâinâtın bir başlangıç noktasının olduğunu itiraf etmek zorunda kaldı. Geliştirilen bir nazariyeye göre, madde henüz gaz bulutu hâlinde birleşik iken bir infilâk ile kâinât oluşmaya başladı.<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerim bu hakikatlere 7. asırda işaret etmişti:<br />
<br />
“Sonra (Allâh’ın iradesi) göğe yöneldi; o zaman gök duman hâlinde idi.” (Fussılet, 11)<br />
<br />
“İnkârcılar bilmezler mi ki, göklerle yer birbirine bitişik idi; onları Biz ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. (Bilip de) hâlâ îmân etmezler mi?” (el-Enbiyâ, 30)<br />
<br />
Kâinâtın bir noktadan başlayarak genişleyen bir enerji akışıyla, (nazariyeye göre bir patlamayla) meydana geldiğinin ispatı; 20. asırda teleskop müşâhedeleriyle tespit edilen kâinâtın hâlâ genişlemeye devam ettiği hakikati oldu. Bu kanuna göre koskoca galaksiler, aralarındaki uzaklıkla doğru orantılı bir şekilde birbirinden uzaklaşmaktadır. Meselâ, bizden 10 milyon ışık yılı uzaktaki bir galaksi, saniyede 250 kilometre hızla bizden uzaklaşırken, 10 milyar ışık yılı uzaktaki bir galaksinin uzaklaşma hızı saniyede 250.000 kilometredir.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42937</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 16:07:55 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42937</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kur’an-ı Kerim ile Hemhal Olmak ile İlgili Örnekler</span></span><br />
<br />
Kur’an-ı Kerim ile iletişimimizi neden artırmalıyız? Hz. Peygamber (sav.) ve ashabının Kur’an-ı Kerim ile münasebeti nasıldı? Kur’ân ile hemhal olmak ile ilgili örnekler...<br />
<br />
İki cihan saâdetimiz için, Kur’ân-ı Kerîm ile kalbî irtibâtımızı artırmalıyız. Onu okuyup anlamalı, kalbimizde hissetmeli ve hükümlerini ihlâs ile tatbîke gayret etmeliyiz.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">KUR’AN İLE HEMHAL OLMAK İLE İLGİLİ ÖRNEKLER</span></span><br />
<br />
Peygamberimiz Her Gün Kur’an Okur muydu?<br />
<br />
Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân-ı Kerîm’i hakkıyla okur, mânâsı üzerinde çokça tefekkür eder, emirlerini derhâl tatbîke koyulurdu. Âdeta Kur’ân’ı hissederek, yaşayarak ve kalbiyle okurdu. Okurken Allâh’ı tesbîh etmekten bahseden âyetlere gelince “Sübhânallâh” gibi tesbîh ifâdeleriyle Allâh’ı noksanlıklardan tenzîh ederdi. Duâ âyetleri gelince onlarla Allâh’a münâcâtta bulunurdu. Cenâb-ı Hakk’a sığınmaktan bahseden âyetleri okuyunca hemen Allâh’a sığınırdı.[1]<br />
<br />
Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, her gün düzenli bir şekilde Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[2] Medîne’ye gelen Sakîf Kabîlesi heyetinde bulunan Evs bin Huzeyfe -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:<br />
<br />
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gece yatsıdan sonra uzun müddet yanımıza gelmedi.<br />
<br />
«–Yâ Rasûlâllah! Yanımıza gelmekte niçin geç kaldınız?» diye sorduk. Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-:<br />
<br />
«–Her gün Kur’ân’dan bir hizb okumayı kendime vazîfe edinmişimdir. Bunu yerine getirmedikçe, gelmek istemedim.» buyurdu.<br />
<br />
Sabaha çıkınca ashâb-ı kirâma; «Siz Kur’ân’ı nasıl hizipleyip okursunuz?» diye sorduk. Onlar:<br />
<br />
«–Biz sûreleri ilk üçünü bir hizb, sonra devâmındaki beş sûreyi ikinci bir hizb, daha sonra sırayla yedi, dokuz, on bir ve on üç sûreyi birleştirerek birer hizb yaparız. En son olarak da Kâf Sûresi’nden sonuna kadar mufassal sûreleri bir hizb yaparak Kur’ân-ı Kerîm’i (yedi kısımda) okuruz.» dediler.” (Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178)<br />
Peygamber Efendimiz’i Ağlatan Ayet<br />
<br />
Abdullâh ibn-i Mes’ûd -radıyallâhu anh- şöyle nakleder:<br />
<br />
Bir defâsında Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ey İbn-i Mes’ûd! Bana Kur’ân oku!” diye emretti. Ben de:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Kur’ân Siz’e vahyedildiği hâlde onu Siz’e ben mi okuyacağım?” dedim.<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Ben Kur’ân’ı başkasından dinlemeyi de severim.” buyurdu.<br />
<br />
Ben de Nisâ sûresini okumaya başladım. Ne zaman ki;<br />
<br />
“Her ümmetten bir şâhit getirdiğimiz ve Sen’i de onlara şâhit gösterdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!” (en-Nisâ, 41) âyet-i kerîmesine geldim, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Kâfî!” buyurdular.<br />
<br />
O esnâda baktım ki, Rasûlullâh Efendimiz’in gözlerinden inci tânesi gibi yaşlar süzülüyordu.” (Buhârî, Tefsîr, 4/9; Müslim, Müsâfirîn, 247)<br />
<br />
Efendimiz’in biz ümmetine olan merhametini sergileyen, ne güzel bir manzara…<br />
Hz. Aişe’nin (r.anha) Geç Kalma Sebebi<br />
<br />
Bir gün Hazret-i Âişe vâlidemiz, Allah Rasûlü’nün yanına gitmekte geç kaldığında, Efendimiz, kendisine bunun sebebini sormuştu. O da:<br />
<br />
“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Mescidde bir adam vardı ki, ondan daha güzel Kur’ân okuyan kimse görmedim.” diyerek gecikme sebebinin Kur’ân dinlemekten kaynaklandığını ifâde etti. Bunun üzerine Efendimiz mescide giderek o zâtın Sâlim -radıyallâhu anh- olduğunu gördü. Hissiyâtını şöyle dile getirdi:<br />
<br />
“Ümmetimin arasında böyle birini bulunduran Allâh’a hamd olsun!” (İbn-i Mâce, İkâmet, 176; Ahmed, VI, 165; Hâkim, III, 250/5001)<br />
Allah Katında En Sevimli Amel<br />
<br />
Bir sahâbî Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Hangi amel Allâh katında daha sevimlidir?” diye sordu. Habîb-i Ekrem Efendimiz:<br />
<br />
“–Hâl ve mürtehil(in ameli).” cevâbını verdi. Sahâbî:<br />
<br />
“–Peki hâl ve mürtehil kimdir?” diye sorunca Efendimiz:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı başından sonuna kadar okuyan ve her bitirdiğinde hemen başa dönüp yeniden başlayandır.” buyurdu. (Tirmizî, Kırâât, 11/2948)<br />
<br />
Bu hadîs-i şerîfte bahsedilen fazîlete erebilme hikmetine binâen, hatim duâlarında Kur’ân’ın son sûreleri olan İhlâs, Felak ve Nâs okunduktan sonra, tekrar Kur’ân’ın en başına dönülüp Fâtiha Sûresi ve Bakara Sûresi’nin ilk beş âyeti okunmaktadır. Bu şekilde hemen yeni bir hatme başlangıç yapılarak Hak katında makbûl olan bu sâlih amel tatbîk edilmiş olmaktadır.<br />
“Kur’ân’ı Öğrenin, Okuyun, Okutun ve Onunla Amel Edin!”<br />
<br />
Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Kur’ân-ı Kerîm’e son derece ehemmiyet verir, ashâbından da böyle olanları çok severdi.<br />
<br />
Bir defâsında Peygamber Efendimiz sayıca kalabalık bir müfreze gönderecekti. Onlara Kur’ân okuttu. Her biri ezberinde olduğu kadarıyla Allâh’ın âyetlerinden okudu. Efendimiz, yaşça en genç olan sahâbînin yanına geldi ve:<br />
<br />
“–Ey filân! Senin ezberinde ne var?” buyurdu. O da:<br />
<br />
“–Ezberimde falan falan sûreler ve bir de Bakara Sûresi var!” dedi. Efendimiz:<br />
<br />
“–Ezberinde Bakara Sûresi var mı?” diye sordu:<br />
<br />
“–Evet!” cevâbını alınca:<br />
<br />
“–Haydi git, onların emîri (kumandanı) sensin! Çünkü bu sûre, neredeyse dînin tamamını ihtivâ eder.” buyurdu.<br />
<br />
Cemaatin ileri gelenlerinden biri:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! Muhtevâsını yaşayamayacağım korkusu, benim Bakara Sûresi’ni ezberlememe mânî olmuştur.” dedi.<br />
<br />
Bunun üzerine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:<br />
<br />
“–Kur’ân’ı öğrenin, okuyun, okutun ve onunla amel edin! Çünkü Kur’ân’ı öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi, içi misk dolu dağarcık gibidir ki, kokusu her tarafa yayılır. Kur’ân’ı öğrenip uyuyan, (Kur’ân’a hizmetten geri kalan) kimse de, içine misk doldurulup ağzı bağlanmış dağarcık gibidir.” (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2/2876)<br />
<br />
Bu hâdise, Bakara Sûresi’ni okuyup yaşayan bir kişinin maddî ve mânevî tahsîlinin seviyesini sergilemektedir. Yine bu hadîs-i şerîfiyle Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, Kur’ân ile hemhâl olma ve onun tâlîmi hususlarında mü’minlerin mes’ûliyetini beyân buyurmuşlardır.<br />
“Bakara Sûresini On İki Senede Tamamladım”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, Rasûlullâh Efendimiz’den on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice anlayıp hayatlarına tatbîk etmeden diğer on âyete geçmemişlerdir. Kur’ân’daki ilimlerle âmil olmuş ve yine Kur’ânî hikmetlerle de kâmil hâle gelmişlerdir. (Ahmed, V, 410)<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“Bakara sûresini on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.[3]<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer -radıyallâhu anh- da Bakara sûresini sekiz senede bitirebilmiştir. (Muvatta, Kur’ân, 11)<br />
<br />
Kur’ân’ı okumak; yaşamak ve yaşatmak için olursa bir kıymet ifâde eder.<br />
Sakîf Kabîlesine İmam Tayin Edilen Genç<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’le görüşmek üzere gelen Sakîf Kabîlesi temsilcileri, aralarında bulunan Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olması sebebiyle geride, hayvanlarının yanında bırakmışlardı. Temsilciler onun yanına dönüp öğle sıcağında uykuya daldıkları zaman, Osman -radıyallâhu anh-, Peygamber Efendimiz’in yanına gelerek ona dinî sorular sorar, Kur’ân-ı Kerîm dinler ve öğrenirdi. Böylece Efendimiz’den bâzı sûreleri okuyup ezberledi.<br />
<br />
Temsilci arkadaşlarından önce gizlice bey’at edip Müslüman olan Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân öğrenmek için geldiğinde, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- müsâit değilse, ya Ebûbekir’e ya da Übey bin Kâ’b’a gider, soracağını sorar, öğrenmek istediğini öğrenirdi.<br />
<br />
Onun bu hâli, Allah Rasûlü’nün çok hoşuna gidiyor, kendisini seviyordu. Sakîf temsilcileri yurtlarına dönmek istediklerinde:<br />
<br />
“–Yâ Rasûlâllah! İçimizden birini bize imam (idâreci) yapar mısınız!” dediler.<br />
<br />
O da Osman bin Ebi’l-Âs’ı, yaşca en gençleri olmasına rağmen, onlara imam tâyin etti. (İbn-i Sa’d, V, 508; İbn-i Hişâm, IV, 185; Ahmed, IV, 218)<br />
Peygamber ve Ashabını Kederlendiren Şey<br />
<br />
Farklı sebeplere binâen ve peyderpey nâzil olan Kur’ân âyetleri, her indiğinde Allah Rasûlü’nü ve ashâbını târifsiz bir sürûra gark eder, azimlerini artırır ve Allâh ile olan kalbî irtibatlarını tâzelerdi. Onlar vahiy ile o kadar hemhâl olmuşlardı ki, Efendimiz’den sonra vahyin kesilmesi, kederlerini bir kat daha artırmıştı. Bu muhabbetin en câlib-i dikkat misâlini şu hâdisede görmekteyiz:<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Ömer -radıyallâhu anh-’a:<br />
<br />
“–Kalk, Allah Rasûlü’nün yakını olan Ümmü Eymen’e gidelim, Rasûlullâh’ın yaptığı gibi, biz de onu ziyâret edelim.” dedi.<br />
<br />
Yanına vardıklarında Ümmü Eymen -radıyallâhu anhâ- ağlamaya başladı. Onlar:<br />
<br />
“–Niçin ağlıyorsun? Efendimiz için Allah katındaki nîmetlerin çok daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen:<br />
<br />
“–Ben onun için ağlamıyorum. Allâh katındaki nîmetlerin, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz için elbette daha hayırlı olduğunu biliyorum. Ben, vahyin kesilmiş olmasından dolayı ağlıyorum.” dedi.<br />
<br />
Vahy-i İlâhiye hasretini ifâde eden bu sözleriyle, Hazret-i Ebûbekir ve Ömer’i de duygulandırdı. Ümmü Eymen ile birlikte onlar da ağladılar. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 103)<br />
“Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan”<br />
<br />
Peygamber Efendimiz’in ashâbı, Kur’ân-ı Kerîm’i çokça okur; onu okumadıkları ve sayfalarına bakmadıkları bir günün geçmesini istemezlerdi. Günlerine Kur’ân ile başlar, göz rahatsızlığı olanlara da Mushaf-ı Şerîf’e bakmayı tavsiye ederlerdi. (Heysemî, VII, 165)<br />
<br />
Kur’ân’a yaptığı hizmetleri sebebiyle “Câmiu’l-Kur’ân: Kur’ân’ı Toplayan” vasfıyla tebcîl edilen Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm ile çok meşgul olduğu için iki mushaf eskitmişti.[4]<br />
Kur’ân Tilâvetini Dinlemeye Gelen Melekler<br />
<br />
Üseyd bin Hudayr -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
Bir gece Bakara sûresini okuyordum. Atım da yanıbaşımda bağlı duruyordu. Bir ara at şahlanmaya başladı. Okumayı kestim; at sâkinleşti. Tekrar okumaya başladım, at yine şahlandı. Hattâ oğlum Yahyâ’yı atın çiğnemesinden endişe ederek yanıma aldım. O esnâda semâya baktığımda üzerimde kandillere benzer bir şeyler olduğunu gördüm. Sonra onlar göğe doğru yükselip gözden kayboldu.<br />
<br />
Sabahleyin, olup biteni Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e anlattığımda bana:<br />
<br />
“–Oku ey Üseyd, oku!” buyurdu... Sonra da:<br />
<br />
“–Ey Üseyd! O gördüklerinin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.<br />
<br />
“–Hayır.” dedim. Bunun üzerine Allah Rasûlü:<br />
<br />
“–Onlar, senin Kur’ân tilâvetini dinlemeye gelen meleklerdi. Eğer sen okumaya devâm etseydin, sabaha kadar seni dinleyeceklerdi. O melekler, insanlara gizli kalmayacak, insanlar da onları görebileceklerdi.” buyurdular. (Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân 15, Menâkıb 25; Müslim, Müsâfirîn 241-242)<br />
Sahabiyi Duygulandıran İltifat<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir gün Kur’ân âşıklarından Übey bin Kâ’b Hazretleri’ne hitâben:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ, «Lem yekünillezine keferû» sûresini sana okumamı emir buyurdu.” dedi.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-:<br />
<br />
“–Allah Teâlâ benim ismimi zikretti mi?” dedi.<br />
<br />
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Evet!” buyurdu.<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, bu ilâhî iltifat karşısında son derece duygulandı ve içli içli ağlamaya başladı. (Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 16, Tefsîr 98/1, 3; Müslim, Müsâfirîn 246)<br />
<br />
Übey bin Kâ’b -radıyallâhu anh-, Kur’ân’ı tamamıyla ezberleyen hâfız sahâbîlerin başında gelirdi. Peygamber Efendimiz’in, “Kur’ân’ı dört kişiden öğreniniz!” iltifâtına mazhar olan bahtiyarlardan biriydi. Kur’ân’ı en güzel ve en fazla okuyan da o idi.[5] İşte Übey -radıyallâhu anh-’ın, Kur’ân-ı Kerîm ile bu şekilde hemhâl olması, onu, peygamberler hâricindeki sayılı birkaç kişiye nasîb olan bir lûtfa, şerefe ve izzete nâil eyledi; ilâhî iltifâta mazhar kıldı. Ne büyük bir izzet, ne büyük bir saâdet!..<br />
“Kur’ân’a Tabi Olunuz”<br />
<br />
Ashâb-ı kirâm, her hususta olduğu gibi Kur’ân’a bağlılık ve onun muhtevâsını gönül âlemlerinde hazmederek canlı bir Kur’ân hayâtı yaşama husûsunda da Allah Rasûlü’nün izinde yürümekteydiler. Kinâne el-Adevî -rahimehullâh- anlatıyor:<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh- ordu kumandanlarına:<br />
<br />
“Kur’ân’ı ezberlemiş zevâtı tespit edip bana bildirin, onlara şeref bahşedip ihsanlarda bulunayım ve etrâfa göndereyim ki, insanlara Kur’ân’ı öğretsinler.” diye yazmıştı.<br />
<br />
Ebû Mûsâ el-Eş’arî, Hazret-i Ömer’e idâresi altında 300 küsur Kur’ân hâfızı bulunduğunu haber verdi. Hazret-i Ömer’in o hâfızlara[6] hitâben yazdığı mektupta yer alan nasihatlerin bir kısmı şöyledir:<br />
<br />
“Biliniz ki Kur’ân, sizler için bir sevap ve şeref hazinesidir. Ona tâbî olunuz. Onu kendinize uydurmayınız. Kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa Kur’ân o kimseyi tepe üstü düşürür, tâ cehenneme atıverir. Her kim de Kur’ân’a tâbî olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine ulaştırır. Gücünüz yeterse Kur’ân’ın sizlere şefâatçi olmasını, hasmınız olmamasını temine çalışınız. Zîrâ Kur’ân’ın şefâat ettiği kimse cennete, dâvâcı olduğu şahıs da cehenneme gider. Biliniz ki bu Kur’ân, hidâyet menbaı ve ilimlerin en parlağıdır. O, Rahmân’dan gelen ve kendisiyle kör gözlerin, sağır kulakların ve kilitli kalplerin açıldığı en son kitaptır…” (Ali el-Müttakî, II, 285-286/4019)<br />
Enes b. Malik (ra.) Hatim Duası Yapardı<br />
<br />
Allah Rasûlü’nün akıllı ve gönüllü hizmetçisi Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh-, Kur’ân-ı Kerîm’i hatmettiği zaman âilesini toplar, onlarla birlikte hatim duâsı yapardı.[7]<br />
“Haydi Bize Rabbimiz’i Hatırlat!”<br />
<br />
Ömer bin Hattâb -radıyallâhu anh-, sesi çok güzel olan ve Kur’ân’ı pek mükemmel bir sûrette okuyan Ebû Mûsâ el-Eş’arî -radıyallâhu anh-’a zaman zaman:<br />
<br />
“–Ey Ebû Mûsâ! Haydi bize Rabbimiz’i hatırlat!” derdi.<br />
<br />
O da Kur’ân-ı Kerîm okurdu.[8]<br />
<br />
Yine bir defâsında Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye:<br />
<br />
“–Kardeşim! Rabbimiz’e olan şevkimizi artır!” demişti.<br />
<br />
O da Kur’ân okumaya başladı. Bir müddet okuduktan sonra Hazret-i Ömer’i namaza çağırdılar. Derin bir huşû ile Kur’ân dinleyen Halîfe, birden kendine gelerek:<br />
<br />
“–Biz zâten namazda değil miydik?” dedi. (İbn-i Sa’d, IV, 109)<br />
“Sürekli Kur’ân Okurdu”<br />
<br />
Abdullâh bin Ömer’in âzatlısı Nâfî’ye:<br />
<br />
“–Abdullâh evinde ne yapardı?” diye sorulduğunda:<br />
<br />
“–İnsanlar onun yaptığını yapamaz! O, her vakit namazı için yeni bir abdest alır ve bu iki vakit arasında Mushaf-ı Şerîf’i açar, sürekli Kur’ân okurdu.” demiştir. (İbn-i Sa’d, IV, 170)<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile Hemhâl Olmanın Fazileti<br />
<br />
Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olan hakîkî hâfızlar dünyâ ve âhirette pek çok ilâhî ikramlara nâil olurlar. Nitekim Allâh dostlarından Mahmûd Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh-, Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bizzat müşâhede eden biri olarak nakletmişlerdir.<br />
Abdestsiz Kur’an Okunur mu?<br />
<br />
Rabbimiz’in kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’e karşı edep ve hürmet husûsunda son derece hassas ve titiz davranmamız gerekir. Çünkü Kur’ân’ın fazîlet ve rûhâniyetine en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda yaşıyoruz.<br />
<br />
Meselâ abdestsizken Kur’ân okumamak ve okutmamak îcâb eder. Zîrâ âyet-i kerîmede açık ve kesin olarak şöyle buyrulmaktadır:<br />
<br />
“Ona tam bir sûrette temizlenmiş (yâni tertemiz) olanlardan başkası dokunamaz.” (el-Vâkıa, 79)<br />
<br />
Bu âyette küçük abdest, büyük abdest ve kadınların muayyen hâlleri (yâni âdet ve lohusalık hâlleri) mevzubahistir. Dört hak mezhep de, Mushaf’a abdestsiz el sürmenin haram olduğu görüşünde ittifak etmişlerdir.[9]<br />
<br />
Zâten Hazret-i Peygamber’den itibâren 1400 küsur senedir bu hüküm böyle tatbik edilegelmiştir. Hadîs-i şerîflerde buyrulur:<br />
<br />
“Ne hayızlı kadın ne de cünup kimse Kur’ân’dan hiçbir şey okuyamaz.” (Tirmîzî, Tahâret, 98/131)<br />
<br />
“Kur’ân’a temiz olan dışında hiç kimse dokunmasın!” (Hâkim, I, 553/1447)<br />
<br />
Yine Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Amr bin Hazm’ı Yemen’e gönderirken ona farzları, sünnetleri ve hukûkî hükümleri açıklayan bir beyannâme yazmıştı. O yazıda Hazret-i Amr’ın insanlara Kur’ân’ı öğretmesi, onun emir ve hikmetlerini tebliğ etmesinin yanında, temiz olmayan insanları Kur’ân’a dokunmaktan nehyetmesi de emredilmektedir.[10]<br />
<br />
İmâm Mâlik şöyle der:<br />
<br />
“Tâhir/abdestli olmayan kimse, Mushaf’ı kılıfıyla veya yastık üzerinde dahi olsa taşıyamaz, mekruhtur… Bu, Kur’ân’a ikram ve tâzîm sebebiyledir.” (Muvatta, Kur’ân, 1)<br />
<br />
Diğer taraftan Kur’ân-ı Kerîm’i bel hizâsından aşağı bir mevkîde tutmamak, ona doğru ayak uzatmamak, üzerine başka kitap ve eşya koymamak, Kur’ân-ı Kerîm’le tuvalete girmemek gibi her türlü hürmet ve ihtirâmı bir ibâdet vecdiyle yerine getirmek ve bu hassâsiyeti yeni nesillere intikâl ettirmek gerekir. Zîrâ Kur’ân-ı Kerîm, en mühim “Şeâir-i İslâm”dandır, yâni İslâm’ın nişânelerinin başında gelir. Âyet-i kerîmede ise:<br />
<br />
“…Kim Allâh’ın şeâirine tâzîm ederse, şüphe yok ki bu kalplerin takvâsındandır.” (el-Hac, 32) buyrulmaktadır.<br />
<br />
Velhâsıl, Kur’ân-ı Kerîm, insanların doğru yolu bulmaları, kendi gayretleriyle bilemeyecekleri hususları öğrenmeleri ve âhireti elde etmeleri için gönderilmiş ilâhî bir kitaptır. O hâlde ona sarılmamız ve sâhip çıkmamız, tutulacak en akıllıca yoldur.<br />
<br />
Kur’ân ile hemhâl olmanın fazîleti, hadîs-i şerîfte şöyle beyân edilmektedir:<br />
<br />
“Kur’ân, bir ucu Allâh’ın, diğer ucu da sizin elinizde olan sağlam bir ip (gibi)dir. Ona sıkıca sarılınız. İşte o zaman sapıtmaz ve helâk olmazsınız.” (Heysemî, IX, 164)<br />
<br />
Kur’ân’dan ne kadar rûhâniyet ve feyz alabilirsek îmanımız da o derece seviye kazanır. Kur’ân-ı Kerîm’de fânî olanlar, Allâh ve Rasûlü’nün rızâsını kazanarak idrâk ötesi ilâhî lûtuflara mazhar olurlar. Cenâb-ı Hak bu hâli cümlemize nasîb ve müyesser eylesin. Âmîn!..<br />
<br />
Dipnotlar:<br />
<br />
[1]. Bkz. Müslim, Müsâfirîn, 203; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl, 25. [2]. Müslim, Müsâfirîn, 142; Ahmed, IV, 9; İbn-i Mâce, Salât, 178. [3]. Kurtubî, el-Câmî li-Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985, I, 40. [4]. Kettânî, Nizâmü’l-Hukûmeti’n-Nebeviyye (et-Terâtibü’l-İdâriyye), Beyrut 1996, II, 197. [5]. Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8. [6]. O devirlerde “Hamele-i Kur’ân: Kur’ân Hâfızları” tâbiri, Kur’ân’ın hem lafzına hem de muhtevâsına vâkıf olan âlimler mânâsında kullanılırdı. [7]. İbn-i Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), Riyad 1409, VI, 128. [8]. Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 34; İbn-i Sa’d, IV, 109; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, Beyrut 1967, I, 258. [9]. el-Mevsûatü’l-Fıkhıyye, XVIII, 322. [10]. Muvatta, Kur’ân, 1; Kettânî, I, 216.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti 1, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42932</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:19:50 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42932</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Hafızlık İlk Ne Zaman Başladı? Kurra Hafız Kime Denir?</span></span><br />
<br />
Hafızlık ilk ne zaman başladı ve ilk hafız kimdir? Kurra hafız kime denir?<br />
<br />
"Bu (Kur’an) da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve günahtan korunun ki size rahmet edilsin." <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(En’âm, 6/155)</span></span><br />
<br />
Asr-ı saadetten itibaren Kur’an’ın muhafazasında büyük bir yere sahip olan hafızlık, Peygamberimizin eğitim metodunun da merkezinde yer almış ve güncelliğini her daim korumuştur. Vahyin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (sas) aynı zamanda ilk hafızdır. Hz. Peygamber’in teşvikiyle sahabenin inen ayetleri ezberleme gayreti de hafızlığın başlangıcı olarak kabul edilebilir. Bu anlamda Mekke’de Erkam’ın (ra) evinde, Medine’de Mescid-i Nebevî’de yer alan suffede hafızlık eğitimleri gerçekleşmiştir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">"Kurra" Kime Denir?</span></span><br />
<br />
İslam’ın yayılmasına bağlı olarak Kur’an talimi ve hıfzı ile eğitimlerdeki yöntem çeşitliliğinde artış olmuştur. Beşinci asra kadar diğer İslami ilimlerle birlikte camilerde yapılan Kur’an talimi ve hıfzı, beşinci asırdan itibaren medreselerde gerçekleştirilmeye başlanmış ve bu ilimleri tahsil edenlere “Kurra” denilmiştir. Kur’an öğretimi için kurulan ilk müstakil medreseler Dâru’l-Kur’an’lar olup 1924’ten itibaren Kur’an eğitimi Diyanet İşleri Başkanlığına bağlı Kur’an kurslarında devam etmektedir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=42931</link>
			<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 15:15:44 +0200</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=42931</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Mescid-i Nebevî’de Kırk Vakit Namaz Kılmanın Hükmü Nedir?</span></span><br />
<br />
Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın hükmü nedir? Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmanın fazileti nedir?<br />
<br />
Hac ve umre ziyareti için Medine-i Münevvere’de kalınan süre içinde beş vakit namazın Mescid-i Nebevî’de kılınmasına özen gösterilir. Hz. Peygamber, Mescid-i Nebevî’de kılınacak bir namazın, Mescid-i Haram hariç diğer mescidlerde kılınan bin namazdan daha faziletli olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Fazlü’s-salât, 1). Halk arasında Medine’de sekiz gün kalıp kırk vakit namaz kılmanın gerekli olduğu kanaati yaygın hâle gelmiştir. Bu kanaatin dayanağı, sıhhati tartışmalı olmakla birlikte, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet edilen şu hadistir: “Kim benim şu mescidimde, bir tek vakti geçirmeksizin kırk vakit namaz kılarsa, kendisi için cehennemden berat ve azaptan kurtuluş yazılır. O kişi nifaktan da uzak olur.” <span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, XX, 40; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, II, 22)</span></span><br />
<br />
Hadis âlimleri, gerek senet gerekse metin açısından bu rivayetin sıhhatinin tartışmalı olduğunu ifade etmişlerdir (Bkz. Elbânî, ed-Da‘îfe, I, 540; Rufâî, el-Ehâdîs, s. 435-436). Fıkıh eserlerinde de hacı adaylarının Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namazı ihmal etmemeleriyle ilgili vurgulu hükümler yer almamıştır. Bu bağlamda kırk vakit namaz konusuyla ilgili şu hadisin metin itibarıyla daha sahih olduğu bilinmektedir: “Kim ilk tekbire yetişmek kaydıyla kırk gün cemaatle namaz kılarsa o kimse için iki şeyden beraat gerçekleşir: Cehennem ateşinden ve nifaktan.”<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"> (Tirmizî, Salât, 66)</span></span><br />
<br />
Buna göre Medine’de kalış zamanı yeterli olan kişilerin, sayı hesabı yapmaksızın Hz. Peygamber’in (s.a.s.) mescidinde, onun Ravza’sının yanında cemaatle namaz kılmaya devam etmeleri yerinde bir davranış olacaktır. Fakat organizasyon açısından daha kısa sürelerde kalmak zorunluluğu doğarsa, bu da anlayışla karşılanmalı ve kırk vakit kılamamanın bir eksiklik olacağı zannedilmemelidir. Zira Mescid-i Nebevî’de kırk vakit namaz kılmak, haccın ne farzı ne vacibi ne de sünnetidir. Dolayısıyla haccın tamamlanmasının bu namazlara bağlanmaması gerekir.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak:</span></span> Diyanet Haber</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Bir Mü’min Hayvanlara Nasıl Muâmele Etmeli?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41901</link>
			<pubDate>Sat, 10 Jan 2026 08:32:57 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41901</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bir Mü’min Hayvanlara Nasıl Muâmele Etmeli?</span></span><br />
<br />
Bir mü’min, hayvanlara muâmele hususunda nasıl davranmalı? Allah Rasûlü’nün hayvanlara muâmelesi nasıldı?<br />
<br />
Rahmet Peygamberi’nin her davranışı merhamet ve muhabbet temelleri üzerinde idi. Çünkü O, yaratılanlara şefkatle yaklaşmış ve her muhtâcın ihtiyacını gidermiştir. Bu engin muhabbet deryasından hayvânat dahî nasîbini almıştır. Nitekim câhiliye devrinin insanları, hayvanlara da çok insafsız ve merhametsiz davranırlardı. Canlı iken hayvanların -acımasızca- etlerini kesip yerler, hayvan dövüştürme müsâbakaları tertip ederlerdi. Bu vicdan zedeleyici manzaralara Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMET PEYGAMBERİ’NİN HAYVANLARA MUÂMELESİ</span></span><br />
<br />
Ebû Vâkıd -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiği zaman, Medîneliler, diri olan devenin hörgücünü kesiyor, koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna mânî olarak:<br />
<br />
«–Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (leş) hükmündedir, yenilmez.» buyurdu.” (Tirmizî, Sayd, 12/1480)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü, üzüldü ve:<br />
<br />
“Allâh’ın lâneti onu dağlayanların üzerine olsun!” buyurdu. (Buhârî, Zebâih, 25)<br />
<br />
Yuvasından yavrularını alarak anne kuşu tedirgin eden kimselere:<br />
<br />
“Kim bu zavallının yavrusunu alarak ona eziyet etti, çabuk yavrusunu geri verin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 163-164/5268)<br />
<br />
Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medîne’den çıkmıştı. Üsâye mevkiine geldiğinde, bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Âlemlerin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’nin fethine giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş, onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi hususunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)<br />
<br />
Bir gün derisi kemiğine yapışmış bir deveyi görünce de sahibine:<br />
<br />
“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)<br />
<br />
Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensar’dan bir kimsenin bahçesine uğramış, orada bir deve görmüştü. Deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:<br />
<br />
“–Bu deve benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–Sana lûtfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)<br />
<br />
Yine bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında oturarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)<br />
<br />
Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün koyun kesen bir adama rastlamıştı. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasûl-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle îkâz etti:<br />
<br />
“Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hâkim, IV, 257, 260)<br />
<br />
Bir hadîs-i şerîflerinde de:<br />
<br />
“Size kimin Cehennem’den, Cehennem’in de o kimseden uzak olduğunu söyleyeyim mi?” diye suâl ettikten sonra:<br />
<br />
“O kimseler nâzik, müşfik, merhametli, cana yakın ve yumuşak olanlardır.” buyurmuşlardı. (Ahmed, I, 415)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu bir hadîs-i şerîflerinde şöyle açıklamaktadırlar:<br />
<br />
“Günahkâr bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenâb-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti.<br />
<br />
Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. Hattâ yerin haşerâtını yemesi için bile ona müsâade etmemişti. Nihâyet kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği sebebiyle Cehennem yolcusu oldu!” (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151, 154; Birr, 133; Nesâî, Küsûf, 14)<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ölçülerle bir câhiliye toplumunu “Asr-ı Saâdet” nesli hâline getiriyordu. Bir zamanlar insanlara bile muâmelesi bozuk olan kimseler, hattâ kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, neticede hayvanâta kadar uzanan bir merhamet ve şefkat kutbu oluyorlardı.<br />
<br />
Zira kendilerine üsve-i hasene / en mükemmel bir örnek şahsiyet olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- küçük bir serçenin hakkına dahî riâyet ediyor ve ümmetini tarifsiz bir hassâsiyet ile yoğuruyordu.<br />
<br />
Yılan ve akrep gibi öldürülmesi gereken muzır hayvanların bile fazla azap çekmemeleri için bir vuruşta öldürülmelerini emrediyordu. Zararlı hayvanların öldürülmesinde dahî merhamet tavsiye edilmesi, kâ‘bına varılmaz bir şefkat numûnesi değil midir?[1]<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Emsâlsiz Örnek Şahsiyet kitabının 92-96. sayfalarından iktibas edilmiştir.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Bir Mü’min Hayvanlara Nasıl Muâmele Etmeli?</span></span><br />
<br />
Bir mü’min, hayvanlara muâmele hususunda nasıl davranmalı? Allah Rasûlü’nün hayvanlara muâmelesi nasıldı?<br />
<br />
Rahmet Peygamberi’nin her davranışı merhamet ve muhabbet temelleri üzerinde idi. Çünkü O, yaratılanlara şefkatle yaklaşmış ve her muhtâcın ihtiyacını gidermiştir. Bu engin muhabbet deryasından hayvânat dahî nasîbini almıştır. Nitekim câhiliye devrinin insanları, hayvanlara da çok insafsız ve merhametsiz davranırlardı. Canlı iken hayvanların -acımasızca- etlerini kesip yerler, hayvan dövüştürme müsâbakaları tertip ederlerdi. Bu vicdan zedeleyici manzaralara Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- son verdi.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">RAHMET PEYGAMBERİ’NİN HAYVANLARA MUÂMELESİ</span></span><br />
<br />
Ebû Vâkıd -radıyallâhu anh- anlatıyor:<br />
<br />
“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’ye geldiği zaman, Medîneliler, diri olan devenin hörgücünü kesiyor, koyunların da butlarından koparıp yiyorlardı.<br />
<br />
Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buna mânî olarak:<br />
<br />
«–Hayvan diri iken ondan her ne kesilmiş ise, bu meyte (leş) hükmündedir, yenilmez.» buyurdu.” (Tirmizî, Sayd, 12/1480)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün yolda yüzü dağlanmış bir merkep gördü, üzüldü ve:<br />
<br />
“Allâh’ın lâneti onu dağlayanların üzerine olsun!” buyurdu. (Buhârî, Zebâih, 25)<br />
<br />
Yuvasından yavrularını alarak anne kuşu tedirgin eden kimselere:<br />
<br />
“Kim bu zavallının yavrusunu alarak ona eziyet etti, çabuk yavrusunu geri verin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Edeb, 163-164/5268)<br />
<br />
Bir defasında Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Mekke’ye gitmek üzere ihramlı olarak Medîne’den çıkmıştı. Üsâye mevkiine geldiğinde, bir gölgede kıvrılıp uyumakta olan bir ceylan gördü. Âlemlerin Efendisi -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bir şahsa, herkes geçinceye kadar ceylanın yanında bekleyip kimseye hayvanı tedirgin ettirmemesini emretti. (Muvatta, Hacc, 79; Nesâî, Hacc, 78)<br />
<br />
Yine Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- on bin kişilik muhteşem ordusuyla Mekke’nin fethine giderken, yolda yavrularının üzerine gerilmiş, onları emzirmekte olan bir köpek gördü. Hemen ashâbından Cuayl bin Sürâka’yı yanına çağırarak onu bu hayvanların başına nöbetçi dikti. Anne köpeğin ve yavrularının İslâm ordusu tarafından ürkütülmemesi hususunda tembihte bulundu. (Vâkıdî, II, 804)<br />
<br />
Bir gün derisi kemiğine yapışmış bir deveyi görünce de sahibine:<br />
<br />
“Konuşamayan bu hayvanlar hakkında Allah’tan korkun! Besili olarak binin, besili olarak kesip yiyin!” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2548)<br />
<br />
Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Ensar’dan bir kimsenin bahçesine uğramış, orada bir deve görmüştü. Deve, Peygamber Efendimiz’i görünce inledi ve gözlerinden yaşlar aktı. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devenin yanına gitti, kulaklarının arkasını şefkatle okşadı. Deve sâkinleşti. Bunun üzerine Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:<br />
<br />
“–Bu deve kimindir?” diye sordu. Medîneli bir delikanlı yaklaştı ve:<br />
<br />
“–Bu deve benimdir ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.<br />
<br />
Fahr-i Kâinât Efendimiz:<br />
<br />
“–Sana lûtfettiği şu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? O senin, kendisini aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikâyet ediyor.” buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44/2549)<br />
<br />
Yine bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yolda giderken bir grup insana rastladı. Binek hayvanlarının üzerinde oldukları hâlde durmuş (muhabbet ediyorlardı.) Onlara şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Hayvanlarınıza, onları yormadan güzelce binin ve (kullanmadığınız zaman da) güzel bir şekilde istirahat ettirin. Onları yollardaki ve sokaklardaki konuşmalarınız için kürsü edinmeyin (sırtlarında oturarak sohbet etmeyin). Nice binilen hayvan vardır ki, sırtına binenden daha hayırlıdır ve Allah Tebâreke ve Teâlâ’yı ondan daha çok zikretmektedir.” (Ahmed, III, 439)<br />
<br />
Yine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün koyun kesen bir adama rastlamıştı. Adam, kesmek üzere koyunu yere yatırdıktan sonra bıçağını bilemeye çalışıyordu. Bu katı ve duygusuz davranış karşısında Rasûl-i Ekrem Efendimiz adamı şöyle îkâz etti:<br />
<br />
“Hayvanı defalarca mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını, onu yere yatırmadan önce bilesen olmaz mıydı?” (Hâkim, IV, 257, 260)<br />
<br />
Bir hadîs-i şerîflerinde de:<br />
<br />
“Size kimin Cehennem’den, Cehennem’in de o kimseden uzak olduğunu söyleyeyim mi?” diye suâl ettikten sonra:<br />
<br />
“O kimseler nâzik, müşfik, merhametli, cana yakın ve yumuşak olanlardır.” buyurmuşlardı. (Ahmed, I, 415)<br />
<br />
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- merhametli ve merhametsiz kişilerin durumunu bir hadîs-i şerîflerinde şöyle açıklamaktadırlar:<br />
<br />
“Günahkâr bir kadın, çölde susuzluktan dili ile kumları yalayan bir köpek görmüştü. Ona merhamet edip ayakkabısı ile kuyudan su alarak köpeğin susuzluğunu giderdi. Cenâb-ı Hak da, bu kadının günahlarını affetti.<br />
<br />
Diğer bir kadın da, kedisini umursamayıp aç bırakmıştı. Hattâ yerin haşerâtını yemesi için bile ona müsâade etmemişti. Nihâyet kedi açlıktan öldü. O kadın da bu merhametsizliği sebebiyle Cehennem yolcusu oldu!” (Bkz. Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Selâm, 151, 154; Birr, 133; Nesâî, Küsûf, 14)<br />
<br />
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu ölçülerle bir câhiliye toplumunu “Asr-ı Saâdet” nesli hâline getiriyordu. Bir zamanlar insanlara bile muâmelesi bozuk olan kimseler, hattâ kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, neticede hayvanâta kadar uzanan bir merhamet ve şefkat kutbu oluyorlardı.<br />
<br />
Zira kendilerine üsve-i hasene / en mükemmel bir örnek şahsiyet olan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- küçük bir serçenin hakkına dahî riâyet ediyor ve ümmetini tarifsiz bir hassâsiyet ile yoğuruyordu.<br />
<br />
Yılan ve akrep gibi öldürülmesi gereken muzır hayvanların bile fazla azap çekmemeleri için bir vuruşta öldürülmelerini emrediyordu. Zararlı hayvanların öldürülmesinde dahî merhamet tavsiye edilmesi, kâ‘bına varılmaz bir şefkat numûnesi değil midir?[1]<br />
<br />
Dipnot:<br />
<br />
[1] Emsâlsiz Örnek Şahsiyet kitabının 92-96. sayfalarından iktibas edilmiştir.<br />
<br />
Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Gençler Soruyor, Erkam Yayınları<br />
<br />
İslam ve İhsan</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41553</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:14:23 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41553</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Muska taşımak</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual: </span></span>Dua okuyup üflemek ve üzerinde muska taşımak hurafe midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, hurafe değildir. Bu konuda kitaplarımızdaki bilgiler şöyledir:<br />
Âyet-i kerimeyi ve Resulullah’tan gelen duaları okuyup üflemek, bunları üzerinde taşımak caizdir ve inanıp güvenen kimseye fayda verir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, Kuran-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak, karşılık olarak bir şey istememek şartıyla caizdir. Ne olduğu bilinmeyen şeyleri yazmak, okumak ve kendisine okutmak, bunları muska yapmak haramdır. (Fetava-yı hadisiyye)<br />
<br />
Âyet-i kerime ve dua yazılı muskayı muşamba, naylon gibi su geçirmez şeylere sarılı olarak cünübün bile taşıması ve helâya girmesi caizdir. (Halebi, Dürr-ül-muhtar)<br />
<br />
Hastanın ve hayvan sokanın, şifa için Kuran-ı kerim okuması veya kâğıda yazıp muska olarak taşıması yahut tas içinde ıslatıp bu suyu içmesi, bu suyla ağrıyan yeri yıkaması caizdir. Meşru olan meşhur dualarla muska yapmak ve üzerinde taşımak caizdir. (Hindiyye)<br />
<br />
Eshab-ı kiramdan Übeyyübni Ka’b radıyallahü anh diyor ki:<br />
Resulullahın yanında oturuyordum. Bir köylü geldi. Kardeşinin ağır hasta olduğunu söyledi. (Hastalığı nedir?) diye sorulunca, cin çarpması dedi. Resulullah, (Kardeşini buraya getir) buyurdu. Kardeşi gelip oturdu. Resulullah [âyât-ı hırz olarak bilinen] âyetleri okuyup hastaya üfledi. Hemen iyi olup, kalktı. (Beyheki, Hakim)<br />
<br />
Ne olduğu bilinmeyen yazılar bulunan muska, elbette taşınmaz; fakat dinimizin bildirdiği duaları, âyet-i kerimeleri okuyup üflemekte ve muska şeklinde taşımakta hiçbir mahzur yoktur. Mesela, (âyât-ı hırz) okumak ve üzerinde taşımak çok faydalıdır. Üstünde taşıyanı sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hâsıl olur. (İslam Ahlakı)<br />
<br />
Âyât-ı hırz sitemizde vardır. Ulaşmak için buraya tıklayınız. Buradan okunabilir ve çıktı alıp muska şekline getirilebilir. Muska halinde temin etme imkânı da mevcuttur.<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Büyü yapmak</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Bir kadının, kocasının kendisini sevmesi için, büyü yaptırması caiz midir?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Cami-üs-sagîr'de, (Bu haramdır, helâl değildir) denilmiştir. (Hindiyye)<br />
<br />
Kocasının sevmesi ve kendisine eziyet etmemesi için, bir kadına, karşılığında bir şey istemeden, Kur'an-ı kerimden ve Selef-i salihinin bildirdikleri dualardan muska yazmak caizdir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kâfire muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Kâfire muska yazmak caiz olur mu?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Muskanın faydasına inansa bile, kâfire âyet-i kerimeyle, mübarek isimlerle muska yazmak caiz olmaz. Haram olur. (Fetava-i fıkhiyye)<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color"><br />
Üçgen ve dörtgen muska</span></span><br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Sual:</span></span> Muskanın üçgen veya dörtgen şeklinde yapılmasının bir mahzuru var mı?<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">CEVAP</span></span><br />
Hayır, mahzuru yoktur. Önemli olan, muskanın katlanış şekli değil, içindeki duaların doğru olmasıdır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Kırk günün önemi nedir?]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41552</link>
			<pubDate>Wed, 24 Dec 2025 14:10:15 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41552</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kırk günün önemi nedir?</span></span><br />
<br />
Sual: Bir çok duanın kırk gün okunması bildiriliyor. Kırk günün önemi nedir?<br />
CEVAP<br />
Kırk sayısı, çoğunluğu bildiren işlerde asgari en büyük sayıdır. Bir duayı çok okumak istenirse, en az kırk kere okumalıdır.<br />
<br />
Beş vakit namaz, sünnetleri ile beraber kırk rekattır. Fatiha, beş vakit namazın, her rekatında okunur. Böylece, her gün en az, kırk kere okunur.<br />
<br />
Tırnak kesmek, koltuk, kasık temizlemeyi kırk günden fazla geciktirmek günah olur. Müslüman olan akrabayı ziyaret etmeli, kırk günü geçirmemelidir. (Seadet-i Ebediyye)<br />
<br />
Kırk gün sabah namazının sünneti ile farzı arasında kırk bir kere Fatiha okunur. Besmelenin sonundaki Mimi Fatihanın Lam harfi ile birlikte okunur. [Yani (Rahimilhamdü) denir.] Sonra yapılan dua kabul olur. Suya üfleyip hasta veya büyülenmiş kimseye içirilirse, [eceli gelmemiş olan hasta] şifa bulur ve büyü çözülür. (Tefsir-i Azizi)<br />
<br />
Kur'an-ı kerimi kırk günde bir hatmetmek, müstehaptır. (Şir’a)<br />
<br />
Kırk sayısı ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şu mealdedir:<br />
(Her gece kırk âyet okuyan gafillerden yazılmaz.) [Beyheki]<br />
<br />
(Kırk kişi bir cemaattir. Bir ölüye dua ederlerse Allahü teâlâ, o ölüyü affeder.) [Buhari]<br />
<br />
(Şirkten uzak kırk mümin, bir müslümanın cenaze namazını kılarsa, Allahü teâlâ, muhakkak o müminlerin dualarını kabul ederek, o ölüyü affeder.) [Müslim, Ebu Davud]<br />
<br />
(Kırk gün içinde bir ilim sohbetinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz. İlimsiz ibadetin faydası olmaz!) [Hazanet-ür-rivayat, Müjdeci Mek.]<br />
<br />
(Bir âlim, bir şehirden gelip geçse, onun ayak basmasının hürmetine, oradaki kabristandan kırk gün azap kaldırılır.) [R.Nasıhin]<br />
<br />
(Kırk gün ihlasla İslamiyet’e uyanın kalbini Allahü teâlâ hikmetle doldurur.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Kırk gün helal yiyenin kalbini Allahü teâlâ nur ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünya sevgisini, kalbinden giderir.) [Ebu Nuaym]<br />
<br />
(Lohusa kadın kırk gün geçtiği halde, kan devam ederse, artık özürlü sayılır.) [Hakim]<br />
<br />
(Kırk gün sabah namazının ilk tekbirine yetişene iki berat yazılır: Cehennemden kurtuluş beratı ile münafıklıktan eminlik beratı.) [Ebu-ş-şeyh]<br />
<br />
(İlk tekbire yetişerek, kırk gün cemaatle beş vakit namaz kılana Cennet vacip olur.) [Ebu Ya’la]<br />
<br />
(Aldığı gıda maddelerini, pahalanınca satmak için, kırk gün saklayan, hepsini fakirlere parasız dağıtsa, günahını ödeyemez.) [Deylemi]<br />
<br />
(Fal baktıran, falcıya inanmasa da, kırk gün namazı kabul olmaz.) [Müslim]<br />
<br />
(Bir lokma haram yiyenin, kırk gün duası kabul olmaz.) [Taberani]<br />
<br />
(Haktan bâtılı veya hidayetten dalaleti red için, ilimden bir konu öğrenmek niyetiyle evinden çıkan kimse, bir âbidin kırk yıllık ibadeti gibi ecir alır.) [Deylemi]<br />
<br />
([Kırklar denilen] Ebdaller kırk kişidir. Bunların bereketi ile düşmana galip gelirsiniz ve beladan kurtulursunuz.) [İbni Asakir]<br />
<br />
(Yeryüzünde her zaman kırk [evliya] bulunur. Her biri İbrahim aleyhisselam gibi bereketlidir. Bunların bereketi ile yağmur yağar.) [Taberani]<br />
<br />
(Her Peygamber Süleyman aleyhisselamdan kırk yıl önce Cennete girer. Fakir de, zenginlerden, sâlihler de diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Hazret-i İsa, yer yüzüne inince kırk yıl yaşayacaktır.) [İ. Ahmed]<br />
<br />
(Allah için kırk gün nöbet tutanın, bütün günahları temizlenir.) [Taberani]<br />
<br />
(Komşuluk dört taraftan kırk evdir.) [İ. Hibban]<br />
<br />
(Allahü teâlânın rızası için, helali ve haramı açıklayan, kırk hadisi ümmetime bildiren, âlim olarak haşr olur.) [Ebu Nuaym] (İslam âlimleri, buna uymak için, (Kırk hadis) ismi ile hadis kitapları yazmışlardır.)<br />
<br />
(Allah için hicret edenler, diğerlerinden kırk yıl önce Cennete girer.) [Taberani]<br />
<br />
(Bir âmâyı elinden tutup kırk adım götürene Cennet vacip olur.) [Taberani]<br />
<br />
(Altın ve gümüşün zekatı kırkta birdir.) [Tirmizi]<br />
<br />
(Cenazeyi kırk adım taşıyanın kırk büyük günahı af olur.) [İ.Asakir]<br />
<br />
(Bir hasta, la ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzâlimin kırk defa okursa, şehit olarak vefat eder. Şifa bulursa, günahları af olur.) (Necat-ül-musalli)<br />
<br />
(Kırk yaşını geçtiği halde hayırlı işleri [sevapları], kötü işlerinden [günahlarından] ziyade olmayan kişi, Cehenneme hazırlansın.) [İ.Gazali]<br />
<br />
(Kırk yaşına girdiği halde, günahlarına tevbe etmeyenin yüzünü şeytan sıvazlayıp, "Bu artık iflah olmaz" der.) [İ. Gazali]<br />
<br />
(Şarap içenin namazı kırk gün kabul olmaz.) [Tirmizi, Nesai]<br />
<br />
(Namazı kabul olmaz) demek, namazı boşa gider demek değildir. Namaz borcundan kurtulur, namaz kılmakla kavuşacağı büyük sevaptan mahrum kalır demektir. Namaz kılanın, günahları bırakması kolaylaşır. İçki içen de namaza devam etmelidir.<br />
<br />
İmanla ölmek için şu duayı günde kırk kere okumalıdır:<br />
(Ya hayyü ya kayyum ya zelcelali vel ikram, ya la ilahe illa ente.)</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41547</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 12:59:17 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41547</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Peygamberimizin Nurunun Allah’ın Nurundan Yaratılması Bahsi</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="font-size: x-large;" class="mycode_size">Büyük Derleme</span></span><br />
<br />
 Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
Resulullah Sallallahu aleyhi ve sellem ilk yaratılışı mevcudattan hiç bir şeyin olmadığı zaman Allah'u Teala kendi nurundan Resul-i Ekrem Efendimizin nurunu yarattı. Buna dair Hadis-i Şerifler vardır.<br />
<br />
Sahabeler sordular:<br />
<br />
يَا رَسُولَ اللّٰهِ اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ قَبْلَ الْاَشْيَاءِ<br />
<br />
“Ya Rasulallah! Allah'u Teala her şeyden evvel neyi halk etti?” Dedi ki:<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: خَلَقَ اللّٰهُ نُورِ نَبِيِّكُمْ<br />
<br />
“Sizin Peygamberinizin nurunu halk etti.” Buna dair Ayet-i Kerime:<br />
<br />
(Sure-i Nur, Ayet 35)<br />
<br />
قَالَ اللّٰهُ تَعَالٰى: اَللّٰهُ نُورُ السَّمَاوَاتِ وَالْاَرْضِ مَثَلُ نُورِه۪ كَمِشْكَاةٍ ف۪يهَا مِصْبَاحٌ<br />
<br />
“Allah yerlerin ve göklerin nurudur.” “Meselü nurihi” dediği Hazreti Muhammed Mustafa Sallallahu aleyhi ve sellem'nın nurudur.” Orada, Şeyh Muhammed Bahaeddin kitabında çok tafsilatı ile söyler.<br />
<br />
[Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e sordular:<br />
<br />
- Ya Resulullah! “Evvele ma halakallah” En evvel Allah neyi yarattı. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu:<br />
<br />
- En evvel, Allah sizin Nebinizin nurunu yarattı.[1]<br />
<br />
“Halagallahü min nuri Nebiyyüküm” dediği budur. O zamanda yaratılan mevcudatta Allah'tan başka bir şey yoktu. Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor:<br />
<br />
- Benden bir sevgi zuhur etti. İstedim ki bilineyim. O sevgiden kendi nurundan Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in nurunu yarattı. O nuru dörde böldü, üç parçasından ay, güneş, yıldızlar, bu dünya, 18 bin alem, melaikeler, cennet, cehennem, arş, kürs, levh, kalem hasılı yaratılan herşeyi ondan yarattı. Bir parçasından da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in ruhunu yarattı. O ruha; “beni zikret” diye emretti. Bu dünyadan yüzbinlerce büyük olan o ruh, Allah'u Teala'nın Esmalarıyla Allah'u Teala'yı zikretmeye başladı. İşte Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem yaratıldığında Safiyye ilmi verildi. İlmin en yükseği Safiyye ilmidir.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam yaratıldıktan sonra bu vücutla yaratıldı. Ondan sonra Safiyye ilmi verilip, “Ya Adem! Benim Esmalarımı say”[2] diye Allah'u Teala Kur'an-ı Kerim'de emretti. Adem Aleyhisselam Safiyye ilmiyle saymaya başladı. Halbuki hiç bir hocaya gidip ders almamış, okumamıştı. Bir insan diğer bir insana bildiğinden fazla bir şey öğretemez. Allah’u Teala öğretirse hiç bir kulun bilmediğini de öğretir. Safiye ilmini de bizzat öğretir. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem her peygamber ne konuda diğerlerinden üstünse Peygamberimiz de o mevzuda ondan daha da üstündür.<br />
<br />
Adem Aleyhisselam'ın Safiyyullahlığına hiç bir peygamber yetişemez. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Safiyyede Adem Aleyhisselam'den yüzbinlerce sene evvel ruhuna o ilim ilk defa verildi. Adem Aleyhisselam yaratılınca ondan sonra o ilim Adem Aleyhisselam'e de verildi. Musa Aleyhisselam Hızır Aleyhisselam'dan ledün ilmini öğrenmek için kendisiyle arkadaş olup bir çok zaman kendine hocalık yaptı. Halbuki Musa Aleyhisselam'nın derecesi çok yüksektir. Musa Aleyhisselam kelimullahlıkta ileri idi. O Allah’u Teala ile konuştu, göremedi. Ama Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem Allah'u Teala'yı mi'raçta hem gördü, hem de ahiret saatiyle Allah’u Teala'nın dakikayı sene gibi uzatması ile konuştu. Musa Aleyhisselam ömür boyu binbir soru, binbir cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem mi'raçta beş dakikada doksanbin soru, doksan bin cevap konuştu. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem kelimullahlıkta da Musa Aleyhisselam'dan çok fazla idi. Ashab-ı Kehf'in başından yarım gün 309 sene gibi geçti. [3] Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in başından mi'raçta beş dakika yüz sene gibi geçti. Bunda da hepsinden yüksektir. Yunus Aleyhisselam balık karnında 6 ay yaşadı.[4] Balığın midesi Yunus Aleyhisselam'ı eritmedi. Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'e yedirilen zehirin[5] bir lokması onbeş sene midesinde durdu, erimedi. Vefat edeceği zaman eridi, zehirlendi.[6] Küffar elinden şehid düştü. Bunda da Yunus Aleyhisselam'dan çok yüksektir.<br />
<br />
Cebrailim selam söyle dostuma,<br />
<br />
Benim Muhammedim Nurdan Ahmedim,<br />
<br />
Gelsin seyran etsin arşım üstüne,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ben Onundur, O Benim ey Cebrail,<br />
<br />
Aramızda nesne yoktur öyle bil,<br />
<br />
Onun hürmetine durur cümle kul,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Onculayın hiç bir kul yaratmadım,<br />
<br />
Onun bir sözünü iki yapmadım,<br />
<br />
Ümmetini cehennem de yakmadım,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Ahmedimdir Enbiyaların başı,<br />
<br />
Göklerimin nuru arşım nakkaşi,<br />
<br />
Yerde gökte iki cihan güneşi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Donattım arşımı gelsin göreyim,<br />
<br />
Kulların halinden haber sorayım,<br />
<br />
O gelsin ben ona cevap vereyim,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Kendi nurumdan yarattım ben onu,<br />
<br />
Aşık oldum ona hem dünü günü,<br />
<br />
Neylerem ben onsuz iki cihanı,<br />
<br />
Benim Muhammedim, nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus eder severiz Muhammedi,<br />
<br />
Ruhu için verelim salavatı,<br />
<br />
Kerim Allah ona mahbubum dedi,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus neder iki cihanı sensiz,<br />
<br />
Sen hak Peygambersin şeksiz gümansız,<br />
<br />
Sana uymayanlar gider imansız,<br />
<br />
Benim Muhammedim nurdan Ahmedim.<br />
<br />
Yunus EMRE.<br />
<br />
Ya Resulullah cemalin Sübhanellezi esra imiş,<br />
<br />
Saçın velleyli iza yağşa, Gözün ven-necmi ayetel kübra imiş.<br />
<br />
Veş-şemsi zatın Ved-duha sıfatındır senin<br />
<br />
Nurun ala nurda hüviyyetin, bu alemden kübra imiş.<br />
<br />
Senin hakkında indi Sure-i Ayet'el-Kevser<br />
<br />
Deryayı feyzinde senin kevser bir katra imiş.<br />
<br />
Mana da senin kadrini bilen bildi kendi kendini<br />
<br />
Başın arş-ı alada senin ayakların tahtes-sera imiş.<br />
<br />
Hilkat-ı ervahta sensin Evliyalar, Enbiyalar atası,<br />
<br />
Hilkat-ı ecsamda Adem ata bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Mucizatın alemde ceryan etmektedir hala gün gibi<br />
<br />
Kur'an'ül Kerimül, azimül burhan bu cümleden kübra imiş.<br />
<br />
Kıl şefaat sen bugün Enbiyalar, Evliyalar serveri eyle medet<br />
<br />
Bu güruhi aşıklarına senin, bu Bilal'ın Nadiruyyul Kadiri Cümleden sonra imiş.<br />
<br />
Hacı Muhammed Bilal-i NADİR<br />
<br />
Yüzün nuru hüdadır ya Muhammed,<br />
<br />
Sana canım fedadır ya Muhammed,<br />
<br />
Bir ismin Ahmed-i Mahmudu Mürsel,<br />
<br />
Bir adın Mustafadır ya Muhammed.<br />
<br />
Lebin zemzem cemalin Kabetullah,<br />
<br />
Makamın hem uladır ya Muhammed,<br />
<br />
Biz günahkar ümmetine kıl şefaat ya Resul,<br />
<br />
İşimiz, gücümüz hep hatadır ya Muhammed.<br />
<br />
Nesim-i ŞİRAZİ HZ.]<br />
<br />
Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'in 200 kadar ismi var.<br />
<br />
حَق۪يقَةُ الْحَقَائِقِ<br />
<br />
İsminin birisi Hakikat'ül-Hakayıktır. Hakikatların hakikatı demektir.Bir ismi de Ebel Ervahtır; Ruhlar babası demektir.<br />
<br />
اَبَا الْاَرْوَاحِ<br />
<br />
Resul-i Ekrem Efendimizin nuru cümle eşyanın hilkatıdır (elbisesidir). Bütün maneviyatın zuhuru Allah'u Teala'nın nurundandır. Bütün eşyanın zuhuratı Peygamberimizin nurundandır. Bütün insanların ruhu Peygamberimizin ruhundan yaratılmıştır.<br />
<br />
قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: لَمَّا خَلَقَ اللّٰهُ اٰدَم وَنَفَخَ ف۪يهِ الرُّوحَ عَطَسَ فَقَالَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ (ت ك حب)<br />
<br />
“Allah'u Teala Adem Aleyhisselam'ın ruhuna kendi ruhundan üfleyip ruh verip bu dünyaya göndermiştir.”[7] Adem Aleyhisselam'ın ruhunun babası da Peygamberimiz Sallallahu aleyhi ve sellem'dir.<br />
<br />
Buna inanmayanın dini, nikahı gider. Çünkü ayet ve hadislerle sabittir. İnkar edenler Vahhabi mezheblidir. Asla onların sözlerine inanmayınız, İçimizde hoca görünüp inkar edenler var, inanmayınız vesselam!...<br />
<br />
------------------<br />
<br />
Alemler, Hz. Muhammed (asm)'in nurundan mı yaratıldı?<br />
<br />
    "Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne Güneş, ne Ay, ne cin ve ne de insan vardı."(1)<br />
<br />
Üstad Hazretleri bu noktaya şöyle işaret ediyor:<br />
<br />
    "Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur."<br />
<br />
    "Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur."<br />
<br />
    "Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur."<br />
<br />
    "Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî onun andelîbi olur."(2)<br />
<br />
Nasıl ağaç, bir çekirdekten çıkıp en sonunda yine meyvede tekrar çekirdek şeklinde toplanıyorsa, kainat ağacının ilk çekirdeği de Hazreti Peygamber Efendimizin (asm) nuru olduğu gibi, bu ağacın en mükemmel ve en son meyvesi yine onun ibadet ve kulluğudur.<br />
<br />
Evet, yukarıdaki hadisde de ifade edildiği gibi, ilk yaratılan madde Peygamber Efendimizin (asm) nurudur ve bütün kevniyat ise bu nurdan icat edilmiştir. Bu noktadan Peygamber Efendimizin (asm) nuru kainat ağacına bir çekirdeklik vazifesini görmüş. Aynı kainat ağacının en mükemmel meyve ve neticesi yine Peygamber Efendimizin (asm) ubudiyet ve kulluğu olmuştur.<br />
<br />
Özetle, Allah’ın ilk yarattığı şey yani yokluğun bağrına atılan ilk varlık tohumu, Hz. Peygamber (asm)’in nurudur. Çünkü varlığın çekirdeği, özü ve hülâsası O’dur. İnsanlığın iftihar tablosunun varlığı, varlık için hem bir nihai yaratılış sebebi ve hem de bir finaldir. Varlık, onun vücuda gelmesi için yaratılmıştır.<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
“Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” rivayeti sahih midir; şerhi ve tahrici nasıldır?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Sahih bir hadis-i şerifte "Hiç bir şey yokken Allah vardı, arşını suyun üzerine yarattı." buyurmuş, diğer bir hadiste "Allah ilk olarak kalemi yarattı." demişken, "Allah'ın ilk olarak yarattığı benim ruhumdur." rivayetinin sıhhat ve manasını nasıl anlamamız gerekmektedir?<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
a) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.” hadis rivayeti,  birçok hadis kaynaklarında yer almıştır:<br />
<br />
Hz. Cabir anlatıyor:<br />
<br />
    “Ey Allah’ın Resulü! Anam-babam sana feda olsun, Allah’ın her şeyden önce ilk yarattığı şeyi bana söyler misiniz?” diye sordum. Şöyle buyurdu:<br />
<br />
    “Ey Cabir! Her şeyden önce Allah’ın ilk yarattığı şey senin peygamberinin nurudur. O nur, Allah’ın kudretiyle onun dilediği yerlerde dolaşıp duruyordu. O vakit daha hiçbir şey yoktu. Ne Levh, ne kalem, ne cennet, ne ateş / cehennem vardı. Ne melek, ne gök, ne yer, ne güneş, ne ay, ne cin ve ne de insan vardı." (bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
- Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem'i yaratmıştı. Allah kendisine “Ebu Muhammed” künyesini ilham etmişti. Âdem bunun hikmetini sorunca da Allah: “Başını kaldır Arşa bak.” dedi. O da başını kaldırıp bakınca Arşın sütunlarında “Muhammed”in nurunu gördü. "Ya Rabbi, bu nur nedir?" diye sordu. Allah cevap olarak şöyle buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed'dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!" (Kastalanî, el-Mevahibü'l-Ledünniye, Kahire, ts.1/47)<br />
<br />
- Benzer bir rivayeti nakleden Hâkim bunun sahih olduğunu belirtmiştir. (Hâkim, 2/672). Ancak Zehebi bu rivayetin mavzu olduğunu belirtmiştir. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
b) “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.” hadisi de sahih kabul edilmiştir. (bk. Tirmizi, tefsiru sureti 68; Hâkim, 2/492)<br />
<br />
Hâkim’in sahih olarak yaptığı değerlendirmeye Zehebi de katılmıştır. (Telhis-Hâkim ile birlikte- a.y)<br />
<br />
c) Allah’ın ilk yarattığı şey sudur.<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7) mealindeki ayeti ile<br />
<br />
    “Allah vardı ve onunla birlikte başka hiçbir şey yoktu. Arşı da su üzerindeydi” (Buharî, Bedul-ahlak,1)<br />
<br />
hadisinden anlaşıldığına göre, önce su yaratılmış, sonra da arş yaratılmıştır. Ahmed b. Hanbel, 4/11,12 ve Tirmîzî, Tefsiru Sureti Hud,12'de “Allah yer ve gökleri yaratmadan önce arşı su üzerindeydi.” şeklinde rivayet edilen hadiste bu husus açıkça belirtilmiştir. Tirmizi, bu hadis rivayetinin “HASEN” olduğunu belirtmiştir. (bk. a.g.y)<br />
<br />
Pek iyi, bu hadisler arasını nasıl telif edebiliriz?<br />
<br />
İslam alimleri bu hususu şöyle değerlendirmişler:<br />
<br />
- İlk yaratılan varlığın Kalem, Arş veya Su olduğuna dair farklı görüşler beyan etmişlerdir. Ancak alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ilk yaratılan varlık su, sonra arş, sonra da kalemdir. Çünkü,<br />
<br />
    “Hem O’dur ki gökleri ve yeri altı günde yarattı. Bundan önce ise Arş’ı su üstünde idi.” (Hud, 11/7)<br />
<br />
mealindeki  ayetin ifadesi, Suyun Arş’tan önce yaratıldığını göstermektedir. (bk. İbn Hacer, 6/289)<br />
<br />
    - "Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı. Arşı da su üzerindeydi.” (Müslim, Kader, 2/16)<br />
<br />
<br />
--------------------<br />
<br />
<br />
Allah’u Teâlâ Peygamberimizin nurunu Ahzap suresinde şöyle anlatmıştır.<br />
"Ey Peygamber! Seni (ümmetinden tasdik edip etmeyenler üzerine) bir şahid, (iman edenlere Cenneti) bir müjdeleyici, (kâfirlere Cehennemle) bir korkutucu gönderdik. Hem Allah’ın dinine ve Ona ibadete Onun izniyle bir davetçi, hem de nur saçan bir kandil olarak". (Ahzab-45-46)<br />
<br />
Cehalet ve sapıklık karanlıklarında onunla aydınlanılır.<br />
Hazreti Allah C.C. bu ayette Aleyhisselâm Efendimizi kandile benzetti. Nasıl ki bir kandilden bin kandil yakılır ve onun ziyası noksanlaşmazsa, Peygamberimizin nuru da bunun gibidir. Allah’ü Teâlâ her şeyi Onun nurundan yaratmıştır. Ama nurundan hiç bir şey eksilmemiştir.<br />
Hadis-i Şerif: Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.<br />
<br />
O nur gözlerin nurudur.<br />
O nur her şeyden öncedir.<br />
Haberde geldi ki:<br />
Melik-i Cebbâr olan Mevlâmız hayırlıların efendisi Peygamberimizin nurunu yaratacağı zaman kendi aziz ruhundan bir parça aldı, ona hitap etmek ile şereflendirdi ve şöyle buyurdu:<br />
-“Ey nur, kulum Muhammed ol!”<br />
Nur bu sözü dinledi ve itaat etti, en güzel bir şekilde telbiye etti. (Lebbeyk). Onun nurundan bir direk oluştu ve tespih ile meşgul oldu. Bu hadise insan ve cin, zamanlar ve mekânlar yaratılmazdan önce idi.<br />
Hazreti Ali Radıyallâhü Anh’dan:<br />
Allah’ü Teâlâ mahlukatı yaratmazdan altı yüz yirmi dört bin sene evvel habibinin nurunu yarattı. Sonra on iki perde icat etti ve habibinin nuruna bu on iki perdenin hepsinde uzun müddet durmasını emretti. O nur her birinde Allah’ı tespih etti. Efendimizin nuru bu tabakalarda durma vazifesini tamamladığında Hazreti Allah kendisine on denizde seyir etmesi emrini verdi. Gaffâr olan Allah’ın izniyle bu denizlerde marifet cevherlerine dalıp bolca istifade etti. Her denizde Allah’ın dilediği kadar tespih ediyordu. Efendimizin nuru bütün bu mertebeleri elde ettikten sonra Cenabı Hak kendisine bu denizlerden yüz yirmi dört bin damla almasını emretti. O da aldı. Enbiyây-ı Mürselin’in nurları bu damlalardan oluştu. (6)<br />
Efendim, sen bahâ nurunun denizisin,<br />
Enbiyâ senin feyzinin sızıntılarıdır.<br />
Sen her iyilik ve ihsanın temelisin,<br />
Takvâ sahipleri senin vasıtanla meramına ulaştı.<br />
Daha sonra Hazreti Allah Efendimizin nuruna bütün alemleri dolaşmasını ve oralarda kendi zikri ile meşgul olmasını emretti. Peygamberimizin nuru şöyle zikrediyordu:<br />
Kendisine cehalet arız olmayan âlimi tesbih ederim.<br />
Kendisine cimrilik arız olmayan cömerdi tesbih ederim.<br />
Sonra Hak Teâlâ Habibi’nin nurundan parlak bir mücevher yarattı. Onu yardı ve iki parçaya ayırdı. Birine heybet, diğerine de şefkat nazarıyla baktı. Heybet nazarı ile baktığı parçadan akarsular, denizler ve nehirler yaratıldı. İşte bu (heybet nazarı ile bakılmış olması), bunlardaki istikrarlı olmayışın sırrıdır. Şefkat nazarı ile müşerref olan parçadan ise dört şey; Arş, Kürsî, Levh ve Kalem yaratıldı.<br />
Kalemin yaratılmasından sonra Hazreti Allah kendisine heybet nazarı ile baktı ve o da ikiye ayrıldı. Cenab-ı Hak kaleme yazmasını emretti. Kalem:<br />
-“Ne yazayım?” diye sordu. Allah’ü Teâlâ:<br />
-“Şu kavlimi yaz,” buyurdu.<br />
<br />
-“Benden başka ilâh yoktur. Mülkümde benim ortağım da yoktur. Muhammed benim kulum ve Rasülüm’dür.<br />
Kalem bu hitap ile müşerref olunca Cenab-ı Hakk’ın tevhidinin lezzetine hayran kaldı ve şöyle dedi:<br />
-“İlâhi, sen Allah’sın, senden başka ilâh yok. Tek sen varsın. Senin şerîkin de yok. Ancak, ismini zatının ismi ile beraber zikrettiğin Muhammed kimdir?” Allah C.C. şöyle buyurdu:<br />
-“Ey Kalem, İzzetim ve Celâlim hakkı için, Muhammed olmasa idi Arş’ı, Sema’yı, Arz’ı, Cennet ve Cehennemi, gece ve gündüzü yaratmazdım. Mahlukatı da ancak Muhammed’e ikram olsun diye yarattım.”<br />
Kalem, Muhammed Aleyhisselâm ile ilgili bu övgü dolu sözlerin tadından uzun süre şaşkınlık içinde kaldı. Sonra da:<br />
-“Selâm senin üzerine olsun Ey Muhammed,” demesi kendisine ilhâm edildi ve o da öyle dedi. Allah’ü Teâlâ bu selâma Habib’i tarafından şöyle cevap verdi:<br />
-“Selâm, rahmetim ve bereketim senin üzerine olsun ey Kalem.”<br />
İşte bu esrar (lı sebep)tendir ki selâm vermek sünnet, almak ise vacib oldu.<br />
Sonra Hazreti Allah Kaleme, kıyamete kadar meydana gelecek hâdiseleri Levh-i Mahfuz’a yazmasını emretti. (7)<br />
Daha sonra Allah’ü Teâlâ Cenneti yarattı ve onu dört şey ile süsledi:<br />
1-Ta’zim,<br />
2-Halâvet (tat, zevk),<br />
3-Sehâ (cömertlik),<br />
4-Emânet (emin, korkusuz olmak). (8)<br />
Sonra Ay’ı yarattı ve gecenin karanlıklarını onunla kaldırdı. Sonra Güneş’i yarattı ve gündüzü onunla aydınlattı. Gündüzü de maişet kazanmaya sebep kıldı.<br />
Melekleri yarattı ve onlara Habibi’nin nuruna salavat ile emretti. Kullarının faydalanmaları için de Semavat, Arz ve yıldızları yarattı.<br />
<br />
Allâhü Te’âlâ bir Hadİs-i Kudsİde Peygamberimiz (s.a.v.) için; “Sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım” buyurdu. Câbir b. Abdullah (r.a.) bir gün Nebî (s.a.v.)’e şöyle sordu: “Ey Allah’ın Resulü (s.a.v.)! Allah (c.c.) mahlûkâtı yaratmadan önce neyi yarattı?”<br />
<br />
Nebî (sav.) “Her türlü noksanlıklardan münezzeh olan Yüce Allah, tüm mahlûkâtı yaratmadan önce, Peygamberinin (Hz. Muhammed (s.a.v.)’in) nurunu kendi nurundan yarattı. O nûr, Allah’ın dilediği kadar o hâli ile kaldı. O nûr, yaratıldığı zaman, mahluklardan hiçbir şey yoktu. Levh-i Mahfuz, ka­lem, cennet, cehennem, melekler, yerler ve semâlar, güneş, ay, insan ve cin… Kısacası hiçbir şey mevcûd değildi. Hz. Allah mahlûkâtı yaratmak istediği zaman, o nuru dört kısma ayırdı. Birinci bölümünden kalemi, ikinci bölümünden Levh-i Mahfûz’u, üçüncü bölümünden ise Arş-ı A’zam’ı yarattı.<br />
<br />
Allah (c.c.) kalemi, yarattığı zaman, yüz boğum halinde yarattı. Öyle ki, bir boğumla diğer boğum arasında elli yıllık bir mesafe vardı. Ve Hz. Allah o kaleme yazmasını buyur­duğu zaman, kalem: “Ne yazayım ya Rabb?” diye sordu. Yüce Allah da “La ilahe illallah Muhammedün Resûlullâh” yaz, diye buyurdular. Bunun üzerine kalem şöyle dedi: “Bu Muhammed ismi ne kadar güzel ve yüce bir isimdir ki, onu kendi isminizle birlikte andınız. Bu isim, hangi kudsî kişinin ismidir?”<br />
<br />
Hz. Allah: “Ey kalem onu büyük bir edeble yaz. O isim, benim Habîbimin ismidir ki; Arş’ı, Lehv’i ve ey Kalem seni dahi onun nurundan yarattım. Eğer onu yaratmasaydım, şu anda hiçbir mahluku yaratmazdım” deyince, Allah (c.c.)’nun heybetinden kalem çatlayıp yarıldı” buyurmuşlardır.<br />
<br />
Kalemin o sözü söyleyen kısmı kesildi. Herhalde bunun içindir ki, kalem yarılıp kesilmedikçe onunla hiç bir şey yazılama-makta. Buradan çıkarılan ve önde gelen bir ma’nâ da, Muhammed (s.a.v.) ümmetinin Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz’e karşı her türlü durumda son derece edebli olmaları gerektiğidir.<br />
<br />
(Muhammed Kara Davud (rh.a.), Delâil-i Hayrat Şerhi, 119.s.)<br />
<br />
----------------------------<br />
<br />
hadis-i şerifinde de bu sıralamayı görmek mümkündür. (bk. İbn Hacere, a.g.y)<br />
<br />
Bu hadis rivayetinde “Arşı da su üzerindeydi.” manasındaki ifadeden Suyun Arş’tan önce yaratıldığını anlamak mümkün olduğu gibi, “Allah, göklerle yeri yaratmadan elli bin sene önce, mahlûkatın kaderini (kalemle) yazdı.” ifadesinden de kalemin Arş ve sudan sonra yaratıldığını anlamak mümkündür. Çünkü kaderin yazılması, gök ve yerlerin yaratılmasından önceyle kıyaslanırken, Arşın su üzerinde olduğu gerçeği mutlak bir şekilde seslendirilmiştir.<br />
<br />
- Bununla beraber, farklı hadis rivayetlerinde farklı sırlamalarla ilgili bilgilerden hareketle, şöyle bir değerlendirme yapmak da mümkündür:<br />
<br />
Bu rivayetlerde yer alan ilk yaratılış kavramı nispidir / görecelidir. Alimlerin büyük çoğunluğu, bu göreceliliği nazara alarak konuyu değerlendirmiş ve Su ve onun üstündeki Arş’tan sonra, diğer yaratıklara nispeten ilk yaratılan nesnenin kalem olduğunu söylemişledir. (İbn Hacer, a.g.e)<br />
<br />
- Bir kısım alimler, ilk yaratılan varlığın Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru olduğu hususunu aynı göreceliliği esas alarak  değerlendirmiş ve önce Hz. Muhammed (a.s.m)'in nuru, sonra su, sonra arş, sonra da kalemin yaratıldığını söylemişlerdir. (bk. Aclunî, Keşfu’l-Hafa, 1/265-266)<br />
<br />
<br />
----------------------<br />
<br />
ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURU, ÂLEMLERİN GURUR VE SÜRÛRU MUHAMMED ALEYHİSSELÂM<br />
Nur:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Ehadiyet mertebesinde bir gizli hazine iken; rahmetinin cemâlini, kudretinin kemâlini, azamet ve celâlini, sanatının inceliğini ve hikmetinin sırlarını duyurmayı irade buyurdu. Bu iradesini yerleştirmek için de ruhlar âlemini ve cisimler âlemini, dilediği şekil ve nizam üzere halketti.<br />
<br />
Bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi arzuladım, bunun için de mahlûkatı yarattım.” (K. Hafâ)<br />
<br />
İşte bu hazineyi içinde bulan kimse, başka bir şey istemez ve aramaz.<br />
<br />
Bunu bir bilgi, bir haber değil, aynı zamanda bir emir olarak kabul etmek gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ’yı tanımak insanın en başta gelen vazifesidir.<br />
<br />
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Ben cinleri ve insanları ancak (beni bilsinler) bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyat: 56)<br />
<br />
Önce yaratanı bil de ondan sonra ibadet et. Bilinmeyen Allah’a ibadet, suretten, şekilden ibaret olur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın varlığı kadimdir, evveli yoktur. Zamandan da, ezelden de önce vardı.<br />
<br />
“O Evvel’dir.” buyuruluyor. (Hadid: 3)<br />
<br />
O öyle Evvel ki, Zât-ı Ecell-ü A’lâ’sından başka hiçbir mevcut yok iken O vardı. Bütün varlıklar O’nun buyurduğu bir tek kelime ile meydana çıkmışlar, “Ol!” emriyle oluvermişlerdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’te buyurulduğu üzere:<br />
<br />
“Allah var idi ve Allah’tan başka bir şey mevcut değildi.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1317)<br />
<br />
Zaman ve mekânı yaratmadan önce O var idi. Onları yaratmadan önce nasıl idiyse, yarattıktan sonra da aynıdır.<br />
<br />
Kudret eli ile yokluk karanlığından açığa çıkardığı ilk şey Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmaktadır:<br />
<br />
“Allah’ın yarattığı şeylerin ilki, benim nurumdur.” (K.Hafâ. 1, 309, 311)<br />
<br />
Cemâl nurundan ilk evvela onun nurunu yarattı. Daha sonra o nurdan âlemleri yarattı, bütün mükevvenâtı da o nur ile donattı.<br />
<br />
Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenlerinden Câbir -radiyallahu anh- Hazretleri: “Yâ Resulellah! Allah-u Teâlâ en evvela neyi yarattı?” diye sorduğunda Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:<br />
<br />
“Allah-u Teâlâ her şeyden evvel senin peygamberinin nurunu kendi nurundan yarattı. O nur, Allah’ın izniyle dilediği yerde dolaşırdı. O zaman Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Melekler, yer ve gökler, cinler ve insanlar daha yaratılmamıştı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ âlemleri yaratmayı murad edince, o nuru dört parçaya ayırdı.<br />
<br />
Birinci parçadan Kalem’i, ikincisinden Levh-i mahfuz’u, üçüncüsünden Arş-ı rahman’ı halketti.<br />
<br />
Dördüncü parçayı tekrar dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından Arş’ı taşıyan melekleri, ikincisinden Kürsü’yü, üçüncüsünden diğer melekleri yarattı.<br />
<br />
Diğer parçayı da yine dörde böldü.<br />
<br />
Birincisinden gökleri, ikincisinden yerleri, üçüncüsünden cennet ve cehennemi yarattı.<br />
<br />
Kalan parçayı da dörde böldü.<br />
<br />
Birinci parçasından müminlerin gözlerinin nurunu, ikinci parçasından ilâhi mârifet yuvası olan kalplerinin nurunu, üçüncüsünden de dillerindeki nuru yarattı. Bu da ‘Lâ ilâhe illallah Muhammed’ür-resulullah’ tevhid nurudur.” (El-Mevâhib’ül-Ledüniyye)<br />
<br />
Hadis-i şerif’te son kalan parçanın dörde bölündüğü haber verilmekte ve fakat dördüncüsünden bahsedilmemektedir.<br />
<br />
Bu nur kıyamete kadar devam edecek olan nurdur. Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren gelen bütün peygamberler hep Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru ile geldiler. Bu nur her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nur, sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi. Nur nura kavuştu.<br />
<br />
Daha sonra o nur vekillerine sirayet etmeye başladı ve bu nur kıyamete kadar devam edecektir.<br />
<br />
 <br />
Elest Bezmi:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Gerçekten size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir.” buyuruyor. (Mâide: 15)<br />
<br />
“Nur” Muhammed Aleyhisselâm’dır. Zira ancak onun vasıtası ile hidayete erişilir.<br />
<br />
“Kitap” ise Kur’an-ı kerim’dir. O bir hidayet rehberidir.<br />
<br />
Nurundan nurunu yaratmasa idi, âlemler nurunu nereden alırdı, Hakk ve hakikatı nasıl bulurdu?<br />
<br />
Ruhlar âleminde “Elest bezmi”nde ilk defa ahid ve misakı alınan ve:<br />
<br />
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” (A’raf: 172)<br />
<br />
Hitâb-ı izzet’ine ilk cevap veren odur. Peygamberliği her ne kadar diğer peygamberlerden sonra ise de hakikatte onlardan öncedir. “Âlem-i şehadet”te son peygamber, “Âlem-i misal”de ilk peygamberdir.<br />
<br />
Hadis-i şerif’lerinde bu hakikatı beyan buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Âdem ruh ile ceset arasında iken ben peygamberdim.” (Ahmed bin Hanbel)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın kendi nurundan ilk olarak yarattığı varlık odur. Resulullah Aleyhisselâm’ın o zamanın peygamberi olduğu, peygamber olarak halkedildiği beyan ediliyor.<br />
<br />
“Ben yaratılış bakımından peygamberlerin ilki olduğum halde, onların hepsinden sonra gönderildim.” (Hâkim)<br />
<br />
Böylece, en son gönderilen o olduğu halde, bütün peygamberlerin önüne geçmiş oldu.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ onu, seçtiği diğer peygamberlerden öne almıştır:<br />
<br />
“Hatırla o zamanı ki, biz peygamberlerden kesin söz almıştık. Resulüm! Senden de, Nuh’dan da, İbrahim’den de, Musa’dan da, Meryem oğlu İsa’dan da.” (Ahzâb: 7)<br />
<br />
Çünkü o, bütün peygamberlerden önce anılıp en son gönderilen peygamberdir.<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyor:<br />
<br />
“Ben Âdem yaratılmazdan ondörtbin sene önce, Azîz ve Celîl olan Rabbimin yanında bir nur olarak mevcut idim.” (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi. C.12, sh: 404)<br />
<br />
 <br />
Enbiyâ-i İzam<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın sevdiği ve seçtiği peygamber kulları da derece derecedir. Sayıları yüzyirmidörtbini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî’nin birer tecellileridirler. Aslında aralarında fark yoktur.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:<br />
<br />
“O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız.” (Bakara: 285)<br />
<br />
Ancak derecelerinin yüksekliğinde Allah-u Teâlâ’ya yakınlık cihetinden birbirlerinden ayrı yanları vardır.<br />
<br />
“Gerçekten biz peygamberlerin kimini kiminden üstün kıldık.” (İsrâ: 55)<br />
<br />
Kimisi bir kabileye gönderilmiştir, kimisi bir ümmete, kimisi bir nesle gönderilmiştir. Kimisi de bütün asırlar boyunca ümmetlerinin peygamberi olmuştur.<br />
<br />
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah onlardan kimiyle söyleşmiş, kimini de derecelerle yükseltmiştir.” (Bakara: 253)<br />
<br />
Bu bakımdan bazı yönlerden birbirlerine göre farklı derecelere sahiptirler. Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ulül-azm peygamberlerin en üstünüdür.<br />
<br />
 <br />
Ağır Bir Misak:<br />
<br />
Her peygamber kendisinden önceki peygamberi tasdik etmekle mükellef olduğu gibi; en son gelecek olan Hâtem-ül enbiyâ Muhammed Aleyhisselâm’ı da haber vermek ve tasdik etmekle mükellef tutulmuşlardı.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu o kadar sevmiş, seçmiş ki gönderdiği peygamberlerine Muhammed Aleyhisselâm’dan bahsetmiş ve onun sıfatlarını anlatmıştır. Eğer onun saâdet asrına erişirlerse mutlaka ona iman edip yardım edeceklerine dair kesin söz aldı. Onlar da Muhammed Aleyhisselâm’ın geleceğini ümmetlerine müjdelediler ve âhir zaman Peygamber’inin zaman-ı saâdetine erişirlerse hemen iman edip dinine yardım edeceklerine dair onlardan söz aldılar.<br />
<br />
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:<br />
<br />
“Allah vaktiyle peygamberlerden kesin söz almıştı.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi Zât-ı sübhânisi ile peygamberleri arasındaki bu ahdi kuvvetli bir misak olarak kaydetmiş, bu kesin sözü yeminle pekiştirmiştir.<br />
<br />
“Celâlim hakkı için, size kitap ve hikmet verdim. Sizde olan o kitap ve hikmeti tasdik edip doğrulayan bir peygamber gelecek.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O zât-ı âlî, peygamberler zincirinin son halkasını teşkil edecek olan peygamber Muhammed Aleyhisselâm’dır.<br />
<br />
“Ona mutlaka iman edeceksiniz ve mutlaka ona yardımda bulunacaksınız.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ bütün peygamberlerine kitap ve hikmet verirken, hepsinin böyle bir sözleşme ve anlaşmasını almıştı. Hepsi de kendilerini tasdik eden Muhammed Aleyhisselâm’a iman ve yardım için Allah-u Teâlâ’ya söz vermişlerdi.<br />
<br />
“‘Bunu kabul ettiniz mi? Ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Peygamberlerden misak alındığının belirtilmesi, onlara tâbi olan ümmetlerinden de alındığını gösterir.<br />
<br />
“Onlar da: ‘Kabul ettik.’ demişlerdi.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
O Azîz peygamber’e iman ve yardım ile mükellef olduklarını itiraf ederek bu husustaki emr-i ilâhî’yi kabul ettiklerini söylediler. Onun üstünlüğünü, izzet, şeref ve meziyetini ümmetlerine tebliğ ettiler.<br />
<br />
“Allah da: ‘O halde şâhit olun, ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım.’ buyurmuştu.” (Âl-i imran: 81)<br />
<br />
Âl-i imran sûre-i şerif’inin 82. Âyet-i kerime’sinde ise böyle bir ikrar ve misaka riâyet etmeyenlerin fâsık kimseler olacağı bildirilmektedir:<br />
<br />
“Bundan sonra artık kim yüz çevirirse onlar fâsıkların tâ kendileridir.” (Âl-i imran: 82)<br />
<br />
 <br />
İlâhî Meth-ü Senâ:<br />
<br />
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:<br />
<br />
“Siz beni hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı derecede methettikleri gibi, aşırı övmeyin. Ben ancak Allah’ın kuluyum. Benim hakkımda ‘Allah’ın kulu ve elçisidir.’ deyiniz.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 1405)<br />
<br />
Çünkü onun methedilmeye ihtiyacı yoktur. Onu övmek insana âit değildir. Onu yaratan, onu âlemlerin nuru yapan Allah-u Teâlâ; onu meth-ü senâ etmiş, fazilet ve meziyetini, şeref ve haysiyetini, yüceler yücesindeki mevkisini çok açık bir şekilde beşeriyete ilân etmiştir.<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’e çok salât ve senâ ederler.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Peygamber’ine Allah-u Teâlâ’nın salâtı; onu en yüce makamda anması, onu rahmeti ile rızâsı ile tebcil ve tebrik etmesidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu ne kadar çok seviyor ki; ona çok çok salât-ü selâm getiriyor, Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine olan sevgisini beşeriyete duyurmuş oluyor. Bunun içindir ki onu hiçbir beşerin anlaması mümkün değildir.<br />
<br />
Meleklerin salâtı ise; onun için Allah-u Teâlâ’ya duâ etmeleri, istiğfarda bulunmalarıdır. İnsanlarınki de öyledir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini çok sevdiği gibi meleklere de sevdiriyor. Bütün melekler ona hürmet ediyorlar, tâzim gösteriyorlar.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ iman edenlere hitap ederek, kendileri için en büyük rahmet olan Peygamber’lerine salât-ü selâm getirmelerini, ona gönülden teslim olmalarını, saygı ve sevgi göstermelerini emir buyuruyor.<br />
<br />
“Ey inananlar! Siz de ona salât-ü selâm getirin ve tam bir teslimiyetle gönülden teslim olun.” (Ahzâb: 56)<br />
<br />
Ki bu sayede ilâhî rahmete, Resulullah Aleyhisselâm’ın şefaat-ı uzmâsına nâil olsunlar.<br />
<br />
Ne yüce mertebedir ki, onu yaratan ona salât-ü selâm getiriyor, sevgili Peygamber’ini anıyor. Ulvî makamındaki melekler de onun için mağfiret diliyorlar, senâ ediyorlar.<br />
<br />
Bu nimet ve şereften üstün bir ikbal ve ikram düşünülemez.<br />
<br />
Sonra da süflî âlemdeki insanlara Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine salât-ü selâm getirmelerini emrediyor.<br />
<br />
Müminler bu sayede kendilerini zulmetten nura kavuşturan, ulvî ufukların kapılarını açan peygamberlerine; salât ve selâmlarını, hürmet ve tâzimlerini, övgü ve senâlarını, minnettarlıklarını arzetmiş oluyorlar.<br />
<br />
Bu vesile ile de Allah katında itibar kazanmış, birçok ecir ve mükâfatlara nâil olmuş oluyorlar.<br />
<br />
Sâdık müminler asırlar boyu o Nur’un aşkında ve şevkinde yaşamışlar, ona karşı besledikleri muhabbet bağından bir an olsun ayrılmamışlar, salât-ü selâm ile tebcil etmekten geri durmamışlardır.<br />
<br />
 <br />
Ebul-Ervah:<br />
<br />
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın nuru olduğu gibi aynı zamanda ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kendi ruhundan ona ruh verdi, o ruhtan bütün ruhları yarattı, o ruhtan bütün âlemlere hayat veriyor. O ebul-ervah’tır, bütün ruhların babasıdır.<br />
<br />
“Ey insan!” (Yâsin: 1)<br />
<br />
Hitabının muhatabı Muhammed Aleyhisselâm’dır. İnsan-ı kâmil, hülâsa-i insan odur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ ona kendi lütf-u kereminin bir nişanesi olarak “Yâsin! = Ey insan!” buyurdu.<br />
<br />
“Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tin: 4)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinde en güzel bir biçimde yaratıldığı belirtilen ve beşeriyete duyurulan insan odur.<br />
<br />
“Asluhu nûr cismuhu âdem,<br />
Velekad kerremnâ benî âdem.”<br />
<br />
Aslı nurdur, görünüşü beşerdir. Öyle bir benî âdem ki;<br />
<br />
“Biz Âdemoğlunu mükerrem kıldık.” (İsrâ: 70)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sindeki mükerrem insan hitabının mazharı da yine odur. İnsan bütün yaratıkların en mükerremi, o ise bütün insanların en mükerremidir, en keremlisidir. Onun yüzü suyu hürmetine bütün bu faziletlerden insanoğlu da istifade ediyor.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onun hakkında bir Hadis-i kudsî’de:<br />
<br />
“Sen olmasaydın felekleri yaratmazdım.” buyurdu. (K. Hafâ. c. 2, sh: 164)<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin Sebeb-i mevcudat, yani mevcudatın yaratılış sebebi olduğunu beyan buyurdu ve beşeriyete duyurdu.<br />
<br />
Demek ki o feleklerden değil, felekler onun nurundan yaratılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Sebeb-i Mevcûdat:<br />
<br />
O bütün mevcudatın çekirdeği ve mayasıdır, hakikatın özüdür, her şey ondan yaratılmıştır. Bu sebeple Sebeb-i mevcudat olmuş oluyor.<br />
<br />
Burada apaçık görülüyor ki Allah-u Teâlâ nurundan onun nurunu yarattı ve o nurdan mükevvenâtı donattı. Onu yaratmasa idi, mükevvenâtı da donatmayacaktı. Onun Sebeb-i mevcudat oluşu bu noktadandır. Her canlının Allah-u Teâlâ’ya şükretmesi ve Resulullah Aleyhisselâm’a müteşekkir olması lâzımdır, çünkü onunla hayat bulmuştur.<br />
<br />
Âlemdeki her zerrede hayat var, o hayat da Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i ile kâimdir.<br />
<br />
Bu noktada gizli bir sır söyleyeyim:<br />
<br />
Fakir: “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün Resulullah” dediğim zaman, her defasında gizli olarak Allah-u Teâlâ’ya şükrederim.<br />
<br />
“Allah’ım! Sana sonsuz şükürler olsun ki, sen kendi nurundan onu yarattın, o nur ile mükevvenâtı donattın. Onu yaratmamış olsaydın kâinat da olmayacaktı, ben de olmayacaktım, hiçbir şey olmayacaktı.” diyorum.<br />
<br />
“O Hakk’ın nûrudur<br />
İlim-irfan kaynağıdır<br />
Hakk’tır onun özü<br />
Hakk’tan gelir onun sözü.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı. O nur mükevvenâtın mayası oluyor. Yani mükevvenâtın aslı, Allah-u Teâlâ’nın nurudur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’de:<br />
<br />
“Allah göklerin ve yerin nurudur.” buyuruluyor. (Nur: 35)<br />
<br />
Bu Âyet-i kerime’nin en gizli sırrı, tarif ettiğim bu sözün içinde gizlidir.<br />
<br />
“Nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı.”<br />
<br />
Halbuki nur da O’nun, yaratan da O, hep O... Hep Allah!..<br />
<br />
Kendi nurundan yarattığı için, kendi nurundan mükevvenâtı donattığı için hiçbir katkı yok. Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur.<br />
<br />
Ancak bu tecelliyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir. Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.<br />
<br />
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur. Zan ilmi kati surette buraya erişemez. Birçok velilere dahi bu tecelliyat verilmemiştir.<br />
<br />
Eğer bu noktayı kavrayabilirseniz, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünüzle görmeseniz de, inanmakla kurtulmuş olursunuz.<br />
<br />
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur” unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış. Yani bu mükevvenâtın malzemesi nurdur.<br />
<br />
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:<br />
<br />
“Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor. (Enbiyâ: 107)<br />
<br />
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor. Âlemlerin hayat bulması o nur sayesindedir. Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır. O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı. Hem “Rahmeten lil-âlemîn” dir, hem de “Ebul-ervah” tır.<br />
<br />
Kâinat o nurdan yaratıldığı için, âlemler rahmeti ondan almıştır. Allah-u Teâlâ nurundan nurunu yarattığı için, o “Nur” dan da mükevvenâtı donattığı için, o noktada “Rahmeten lil-âlemîn” olmuş, âlemlere hayat veren kaynak olmuş, aynı zamanda “Sebeb-i mevcudat” olmuştur.<br />
<br />
O “Rahmeten lil-âlemin” olduğu için, âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor. Nereye baksan hep o nur. Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır.<br />
<br />
Mümin bir kimseye mânevî olarak ne verilmişse onun vasıtasıyla verilmiştir. Oradan o hayat suyu gelmedikçe hiç kimse iman etmiş olmaz. O mânevî hayat kaynağından hayat suyu gelmedikçe hiç kimsede mânevî hayat bulunmaz. İlâhî feyz de iman şerefiyle müşerref olan müminlere ancak ve ancak Allah-u Teâlâ’nın Aziz’i, Halil’i ve Nur’u olan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden gelir.<br />
<br />
 <br />
En Büyük Nimet:<br />
<br />
O ki, Allah-u Teâlâ’nın inanan bütün insanlara en büyük nimetidir, o bir hidayet nurudur. Allah’a varan hedefe onun yolundan gidilir, hakikatın köprüsüdür.<br />
<br />
Ebedî âleme teşrif buyurduktan sonra, nübüvvet ve risalet nurları kıyamete kadar devam edecek, insanlar o nurla hidayete ereceklerdir.<br />
<br />
Âdem Aleyhisselâm’dan itibaren kendi zamanına gelinceye kadar mevcudatın en şereflisi olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar da mahlûkatın en şereflisidir.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu dost edindi, adını adı ile andı, ona imanı Tevhid’in iki rüknünden biri yaptı. “Lâ ilâhe illâllah” tan sonra “Muhammedün Resulullah” ünvanını getirdi.<br />
<br />
Bütün peygamberlerin her biri bir kavme, birkaç şehir halkına veya bir ümmete gönderildikleri için, yalnız kendi kavimlerine âittir. Fakat Muhammed Aleyhisselâm bütün insanlığa gönderilmiş, âlemlere rahmet olmuştur. Kıyamete kadar gelecek insanların tamamı onun irşad sahası içindedir.<br />
<br />
O hem peygamberler silsilesini sona erdiren son peygamber, hem de bütün peygamberleri tasdik eden ilâhi bir mühürdür.<br />
<br />
Peygamberlerin her biri birer yıldızdır. Güneşin doğmasından önce insanlara ışık saçtılar, kendi ümmetlerinden zulmeti kaldırdılar.<br />
<br />
Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm ise fazilet semâsının güneşidir, bütün nurların aslıdır. Cümle âlemin nuru, gurur ve sürûrudur. Nurlar onun nurundan yayılmıştır.<br />
<br />
 <br />
Azîz Peygamber:<br />
<br />
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz her zaman ve mekânda Azîz’dir. Allah katındaki şeref ve faziletinin hududu yoktur. Mertebe ve kemâli her an yükselmektedir. Allah-u Teâlâ’nın ona bahşettiği ikram ve ihsanlar sonsuzdur.<br />
<br />
O ki yaratıkların en hayırlısıdır. Allah-u Teâlâ’nın habibi, dostu, arşının nuru, vahyinin eminidir. Ziynetlendirdiği, şereflendirdiği, keremlendirdiği, büyük kıldığı, ilm-i ezelîsini tâlim buyurduğu temiz kuludur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ onu peygamberlerin efendisi ve sonuncusu, takvâ sahiplerinin önderi, günahkârların şefaatçısı ve âlemlerin rahmeti yapmıştır.<br />
<br />
O ki iman hakikatlarının menbaı, Rahmânî sırların iniş yeri, Rabbânî memleketin mahrem-i esrârı, bütün peygamberlerin ahd ve misaklarının vasıtası, Livâ-i izzetin sahibi, ezel sırlarının müşahidi, Kelâm-ı kadim’in tercümanı, ilim ve hikmetin kaynağı, dünya ve ukbâ ehlinin cesetlerinin ruhudur.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:<br />
<br />
“Andolsun, içinizden size öyle aziz bir Peygamber gelmiştir.” (Tevbe: 128)<br />
<br />
Yaratan ona “Azîz” buyuruyor. O öyle bir “Azîz” dir ki, onu ancak Yaratan bilir. Hiçbir beşerin onu idrak etmesi mümkün değildir. Canlardan da cânanlardan da azîzdir.<br />
<br />
O öyle bir nurdur ki, nurları o nurdan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir ruhtur ki, ruhları o ruhtan yarattı.<br />
<br />
O öyle bir kandil ki;<br />
<br />
“Ey Peygamber! Biz seni bir şâhit, bir müjdeci, bir uyarıcı, Allah’ın izniyle Allah’a çağıran ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzab: 45-46)<br />
<br />
Âyet-i kerime’si ile bütün âlemleri nurlandıran bir kandil olarak vasıflandırılıyor.<br />
<br />
İşte nurundan nurunu yarattığı için:<br />
<br />
“Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı.” (Buharî)<br />
<br />
Bu Hadis-i şerif’in tecelliyâtı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimize mahsustur. Allah-u Teâlâ kendi suretini aynada aksettirdi. Aslı nur olduğu için nur nura aksetti.<br />
<br />
“Âyinedir bu âlem her şey Hakk ile kâim,<br />
Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür dâim.”<br />
<br />
Allah-u Teâlâ o aynada aksetmiş, Yaratmak başka, aksetmek başka.<br />
<br />
O öyle bir ahlâk sahibidir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde ona;<br />
<br />
“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” buyurdu. (Kalem: 4)<br />
<br />
O öyle bir rehberdir ki, Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde:<br />
<br />
“Doğru bir yol üzerindesin. Üstün ve çok merhametli Allah’ın indirdiği (Kur’an yolu üzerindesin).” (Yâsin: 4-5)<br />
<br />
 <br />
“Nurun Alâ Nur”:<br />
<br />
Allah-u Teâlâ sevdiği, seçtiği peygamber kullarının her birine ayrı bir lütufla tecelli etmiştir. O lütuf Muhammed Aleyhisselâm’ın nuru idi. Geldikleri zaman Muhammed Aleyhisselâm’ın emaneti ile Nur-i Muhammedî ile geldiler. Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimizdeki her fazilet, meziyet ve mazhariyet, üzerlerindeki emanet, Muhammed Aleyhisselâm’ın nurunu taşıdıklarından ötürüdür.<br />
<br />
“Nur üstüne nurdur.” (Nûr: 35)<br />
<br />
Yani Allah-u Teâlâ kendi nurundan Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattı. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtının hepsini de Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurundan yaratmıştır. Onlardaki nur Resulullah Aleyhisselâm’ın nuru idi.<br />
<br />
Tâ Âdem Aleyhisselâm’dan beri o nur onların üzerinde döndü durdu. Her birinin alnında parlıyordu. Nihayet nurun sahibine kadar geldi. Zaten onun nuru idi, nur nura kavuştu.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ’nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Muhammed Aleyhisselâm, hayât-ı saâdetlerinde o nuru taşıdı, o nur ile iş gördü.<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra o nur:<br />
<br />
“Âlimler peygamberlerin vârisleridir.” (Buhârî)<br />
<br />
Hadis-i şerif’i mucibince vârislerine sirayet etmeye başladı. Kıyamete kadar gelecek olan onun vârisleri de o nuru taşıyorlar.<br />
<br />
Kur’an-ı kerim her asra hitap ettiğine göre:<br />
<br />
“Biliniz ki Resulullah aranızdadır.” (Hucurat: 7)<br />
<br />
Âyet-i kerime’sinden, o nurun kıyamete kadar bâki kalacağı anlaşılmış oluyor.<br />
<br />
Binaenaleyh iş gören onun nurudur, o nurdur. Bu, hususa âittir.<br />
<br />
Onlar o Nur’un vârisi oldukları için, o nur onlara o Nur’dan geliyor. Binaenaleyh onlarda bulunan nur, o Nur’dur.<br />
<br />
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan büyük şeref tasavvur edilemez.<br />
<br />
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, kimi zâtına çekmişse, emânetini kime vermişse, Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu kime takmışsa, vâris-i enbiyâ işte onlardır.<br />
<br />
YAKINLIK NESEBİ<br />
<br />
Peygamberlik kapısı kapandıktan sonra bu nur ikiye ayrılmış; bir taraftan Hazret-i Hatice -radiyallahu anhâ- Vâlidemize intikal ederek nesep itibarı ile yürümüş, diğer taraftan da yakınlık nesebi ile bu nur devam edegelmiştir. Hafî kısmı Hazret-i Ebu Bekir Sıddîk -radiyallahu anh- Efendimize, Cehrî kısmı Hazret-i Ali -kerremellahu veçhe- Efendimize verilerek nur iki koldan devam etmiştir.(*)<br />
<br />
 <br />
<br />
(*) Mevzunun uzamaması için nurun Hafî koldan devamı açıklanmış, Cehrî koldan devam eden nur bahis mevzuu edilmemiştir.<br />
<br />
-----------------------------<br />
<br />
YUNUS EMRE’NİN NUR-I MUHAMMEDÎ<br />
ANLATIMININ TÜRK YARATILIŞ DESTANLARIYLA<br />
<br />
BENZERLİĞİ<br />
<br />
The Resemblance of The Way of Describing The Glory of Muhammad of<br />
Yunus Emre with Turkish Creation Epics<br />
<br />
Zülfi GÜLER<br />
<br />
Fırat Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Elazığ.<br />
zguler@firat.edu.tr.<br />
<br />
Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi<br />
<br />
Fırat University Journal of Social Science<br />
Cilt: 16, Sayı: 2 Sayfa: 63-72, ELAZIĞ-2006<br />
<br />
ÖZET<br />
<br />
Yunus Emre’nin bir manzumesinde, kuş, göl ve su sembolleri kullanılarak Hz.<br />
Muhammed’in ve diğer peygamberlerin yaratılışı anlatılmıştır. Kuş, göl ve su motifleri, Türk<br />
Yaratılış Destanlarında da vardır. Bu destanlardaki ifade tarzı ve motifler ile, Yunus Emre’nin<br />
manzumesi arasında benzerlik görülmektedir. Ancak destanlarda yeryüzünün yaratılışı<br />
anlatılırken, Yunus, aynı semboller ve anlatım şekliyle, tasavvufun “Nur-ı Muhammedi” inanışını<br />
ifade etmiştir.<br />
<br />
Anahtar Kelimeler: Yunus Emre, er, destan, Nur-ı Muhammedi, peygamber.<br />
<br />
ABSTRACT<br />
<br />
The creations of Muhammad and the other Prophets have been told by using bird, lake and<br />
water symbols in a poem of Yunus Emre. There are also bird, lake and water motifs in Turkish<br />
Creation Epics. It is seen that there is a similarity between Yunus Emre’s poems and the manner of<br />
telling and motifs in these epics. Yunus expressed the belief of the Glory of Muhammad (Nur<br />
Muhammad) of the Islamic Mysticism, using the same symbols and expressions.<br />
<br />
Key Words: Yunus Emre, Man (capable man), Epic, The Glory of Muhammad, Prophet.<br />
<br />
KONU<br />
<br />
Tasavvuf, İslâmî Türk Edebiyatım ilk şair ve yazarlarından beri etkilemiş; hemen<br />
bütün şairlere ilham ve ifade kaynağı olmuş bir düşünce ve inanç sistemidir. Yunus Emre<br />
de bu edebiyatın başlangıcı sayılabilecek bir zamanda; 13. asrın ikinci yarısı ile 15. asrın<br />
başında yaşamış mutasavvıf bir şairdir. Onun şiirleri (ilâhîleri), Türk halkı arasında, Allah<br />
ve Peygamber sevgisinin, tasavvufî düşüncenin yayılmasında, Mevlid ile beraber, çok<br />
etkili olmuştur.<br />
<br />
Vahdet-i vücud ve buna bağlı olarak tecelli, yani ilk ruhtan başlayarak ruhların,<br />
meleklerin, yerin, göğün, evrenin, tüm varlığın var olma meselesi, tasavvuf inancının<br />
temelini teşkil etmektedir. Peygamberimiz Hz. Muhammed’in varlığı, Allah katındaki,<br />
peygamberler, insanlar ve melekler arasındaki yeri; evrenin yaratılışındaki rolü ve önemi;<br />
kendi cismanî varlığından önceki ve sonraki mahiyeti konuları üzerinde tasavvuf ehli çok<br />
düşünmüş ve fikirler üretmişler; şairler de bu fikirleri mazmun ve sembollerle<br />
şiirleştirmişlerdir.<br />
<br />
Yunus Emre Divanında1, birçok manzumede bir tahkiye üslubu göze çarpar. O, bir<br />
manzumesinde de peygamberlerin yaratılışıyla ilgili şöyle bir rivayetten bahsetmektedir:<br />
Biz büyüklerimizden işittik ki önce “er” yaratıldı. Padişahın (Allah’ın) birliğini önce bu<br />
“er” bildi. Allah kendi kudretinden bu “er”e Tanrılık kıldı. Bu “er”in bir kuş şeklinde ve<br />
çok hikmete sahip olduğunu söylerler. O kuş uçarak rahmet gölüne daldı. Gölden çıkıp<br />
döndüğünde bir dala kondu; silkindi, etrafa su damlaları saçıldı. O damlaların her<br />
birinden seçkin bir ruh yaratıldı (yahut, seçici olan Allah o damlaların her birini bir ruh<br />
olarak yarattı); o ruhların her birisi bunda (dünyada) peygamber oldu.<br />
<br />
Biz uludan işitdük evvel er yaratıldı<br />
Pâdişâhun birligin evvel kadîm er bildi<br />
Bunca yıl bunca zamân biz işitdük bî-gümân<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
Eydürler bir kuşıdı hikmeti öküş idi<br />
İki cihân ‘ârifi ol kuşdan ‘ibret aldı<br />
Ol kuşun her bir yöni yüz bin yigirmi dört bin<br />
Evvel ol kuş uçuban rahmet göline taldı<br />
Çün gölden girü döndi budak üzere kondı<br />
Silkindi her bir yönden bir tamla su döküldi<br />
<br />
Ol suyun her birisin bir cân yaratdı güzîn<br />
<br />
Ol cânun her birisi bunda peygamber oldı Divan s. 369<br />
<br />
Yunus’un anlattığı bu hikâyedeki “Allah’ın ilk önce bir er (kişi) yaratması”, “bu<br />
er’in kuş şeklinde olması”, “Tanrılık, yaratıcılık kudretine sahip olması”, “göle dalması<br />
ve gölden üzerinde getirdiği suyun damlalarından peygamberlerin ruhlarının yaratılması”<br />
motifleri, Türk Yaratılış Destanlarındaki dünyanın yaratılışıyla ilgili motiflere çok<br />
benzemektedir. Altay Türklerinin Yaratılış Destanlarından aldığımız metinlerde bu<br />
benzerlik apaçık görülmektedir. Destanlarda kuşun suyun dibinden toprak çıkarması ve<br />
bu topraktan yerin yaratılmasına karşılık, Yunus’ta kuşun gölden getirdiği sudan damlalar<br />
halinde peygamberlerin ruhları yaratılıyor. Her ikisinde de amaç ve sonuç yaratmadır.<br />
Destanlarda konu ile ilgili kısımlar şöyledir:<br />
<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da<br />
henüz yoktular. O zaman, Tanrıların en yükseği, bütün varlıkların başlangıcı, insan<br />
oğullarının ata ve anası Tengere Kayra Kan kendisine benzer bir varlık yaratarak ona<br />
(kiji) dedi. Kayra Kan ile kişi su üzerinde iki kara kaz gibi sakin sakin uçarak<br />
süzülürlerdi. Fakat kişi bu ebedî sükunetten memnun değildi. O, Kayra Kan’dan da fazla<br />
yükselmek istiyordu. Bu ölçüsüz hareketinden dolayı o, uçma hassasını kaybetti ve<br />
derinliklere, dipsiz suya yuvarlandı. Boğulacak dereceye gelince, ihtiyaç karşısında<br />
Tengere Kayra Kan’ı (merhametli semayı) yardıma çağırdı. Kayra Kan Kişi’ye<br />
derinlikten kalkması için emir verdi, sonra kişinin üzerinde oturarak suya karşı<br />
korunabilmesi için Kayra Kan yeri yaratmak istedi, bunun için kişiye, suya dalarak<br />
derinliklerden toprak çıkarmasını söyledi ve bu toprağı suyun üzerine serpti” (Sakaoğlu<br />
ve Duymaz 2002: 173).<br />
<br />
“Evvelce ancak su vardı; yer,gök, ay ve güneş yoktu. Tanrı (Kuday) ile bir “kişi”<br />
vardı, bunlar kara kaz şekline girip su üzerinde uçuyorlardı. Tanrı hiçbir şey<br />
düşünmüyordu. “Kişi” rüzgâr çıkarıp suyu dalgalandırdı ve Tanrı’nın yüzüne su serpti.<br />
“Bu kişi” kendisinin Tanrı’dan büyük olduğunu sandı ve suyun içine dalıverdi. Su içinde<br />
boğulacak oldu:<br />
<br />
“Tanrı, bana yardım et” diye bağırmağa başladı. Tanrı:<br />
<br />
“Yukarı çık!” dedi. O da sudan çıkıverdi. Tanrı şöyle buyurdu:<br />
<br />
“Sağlam bir taş olsun.” Suyun dibinden taş çıktı. Tanrı ile “kişi” taşın üzerine<br />
oturdular. Tanrı “kişi”ye: “Suya dal, oradan toprak çıkar!” dedi. Kişi suyun dibinden<br />
toprak çıkarıp Tanrı’ya verdi. Tanrı bu toprağı suyun üzerine atarak: “Yer olsun” dedi.<br />
Böylece yer yaratılmış oldu (Sakaoğlu ve Duymaz 2002: 168).<br />
<br />
Öyle görülüyor ki Yunus ya da etkilendiği ulu, belki mürşidi, İslâmiyetten önceki<br />
<br />
Türk kültürü dönemine ait olan bu destan motiflerini, tasavvufi düşünce ve söylemlerini<br />
ifadede kullanmışlardır.<br />
<br />
Yunus, manzumenin ilk beytinde “evvel er yaratıldı” diyor. “Er” kelimesine<br />
sözlüklerin ve araştırıcıların verdiği anlamlar şöyledir: Er (I) 1. erkek, kişi, insanoğlu. 2.<br />
koca, zevç. 3. asker, nefer. 4. yiğit, mert, bahadır. 5. eren, mürşit, insan-ı kâmil.<br />
(Örneklerle Türkçe Sözlük 2002).<br />
<br />
Er (I) koca, zevc; erkek, kişi; yiğit, kahraman; Bektaşi şeyhi, mürşit, erenler; sahip.<br />
(Yeni Tarama Sözlüğü 1983)<br />
<br />
Bu manzumede sözü edilen “er” in bazı özellik ve eylemleri de söyleniyor:<br />
<br />
a) “Er” ilk yaratılandır.<br />
<br />
Tasavvuf düşüncesinde ilk yaratılan, ilk taayyün eden, varlıkların başlangıç sebebi<br />
olan Nur-ı Muhammedi’dir. Buna, filozoflar akl-ı küll; tasavvuf erbabı ise Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedi, Ruh-ı Muhammedi gibi adlar vermişlerdir.<br />
<br />
Yunus Divanında, Hz. Muhammed’in ilk yaratılan olduğunu ifade eden başka<br />
manzumeleri ve beyitleri de vardır: Bu beyitte Yunus, “Ben son gelen ilkim” yahut “Ben<br />
yaratılışta nebilerin ilki, peygamber olarak gönderilme yönünden sonuncuyum”<br />
(Yıldırım, 2000: 126) diye rivayet edilen hadise telmih ile, Peygamber’in “hem evvel,<br />
hem ahir ve en önde gelen” olduğunu ifade etmiştir.<br />
<br />
Sûretile çokdur âdem değmesinde yokdur kıdem<br />
Evvel-âhir ol piş-kadem bir Muhammed serveri var Divan s. 44<br />
Hz. Muhammed’e “dîn metâsı” diyen Yunus, bütün “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun<br />
nurundan yaratıldığını; Âdem’den beri “velî, evliyâ, nebî”nin O’nun yüzünden dünyaya<br />
geldiğini söylemiş; diğer beyitte de “yerin göğün” O’nun için yaratıldığını belirtmiştir.<br />
Togdı ol dîn metâsı andan oldı kamusı<br />
Âdem Halîl ü Mûsâ hüccet ü bürhân bana Divan s. 29<br />
Âdem atadan berü velî evliyâ Nebî<br />
<br />
Hak müşerref eyledi Ahmed’i kamu yüzden Divan s. 246<br />
Yirün gögün safâsı Mustafâ’dur<br />
<br />
Kamu ‘ahdün vefâsı Mustafâ’dur    Divan s.111<br />
<br />
“Nur-ı Muhammedî, Muhammed Peygamberin ruhunun alemin yaratılışından önce<br />
mevcut bir varlık olduğunu ifade için kullanılan bir ıstılahtır: son peygamberin mukadder<br />
cevheri, her şeyden önce ve kesif parlak bir nokta halinde yaratılmış olup, diğer bütün<br />
mümtaz ruhlar ondan çıkmıştır.” (Massignon, 1964: 162.)<br />
<br />
“Allâh’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa Hakikat-ı Muhammediyye var olmuş,<br />
bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halk edilmiştir. Alemin var olma maddesi ve<br />
gayesi bu hakikattir” (Demirci,1997: 179). Hz. Muhammed, yaratılışın hem sebebi hem<br />
amacıdır. Allah, Habib’inin nurunu kendi nurundan yarattı. Daha sonra da O’nun<br />
nurundan bütün varlıkları yarattı. Mutasavvıflar bu düşüncenin mesnedi olarak kutsî<br />
hadis ve hadisler de göstermişlerdir.<br />
<br />
Hemen bütün na’tlarda, telmih ya da iktibas olarak yer alan, Türkçe anlamı “sen<br />
olmasaydın, sen olmasaydın (eğer ey Muhammed) yeri göğü yaratmazdım.” olan<br />
“levlâke, levlâke lemâ halaktü’l-eflâke” olarak söylenen kutsî hadis şu temel anlamları<br />
ifade eder: 1-Felekler yaratılmadan evvel Hz. Muhammed vardı. Yani O, ilk yaratılan<br />
varlıktır, nuru her şeyden öncedir. 2-Felekler, Peygamber (a.s.) için yaratılmıştır. 3-<br />
Peygamber (a.s.) Allah’a yaratmayı ilham etmiş, yaratma arzusu vermiştir. Allah Hz.<br />
Muhammed’e, Habib’ine duyduğu sevgi nedeniyle evreni yaratmıştır.<br />
<br />
Resulullah (a.s.) yaratılışın aslı olup kâinat da O’na tabi olarak yaratılmıştır. Bu<br />
duruma: “Âdem daha toprak ve su arasında iken (henüz yaratılmamışken), ben nebî<br />
idim.” Diğer bir rivayette: “Âdem ruhu ile cesedi arasında iken ben nebî idim.” şeklinde<br />
rivayet edilen hadisler de işaret etmektedir (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
b)    “Er” kuş şeklinde görünmüştür.<br />
<br />
Türk kültüründe insanın bedeni kafese, ruhu da kuşa benzetilir. Yunus’un bu<br />
manzumesinde de kuş, istiare ile ruh yerine kullanılmıştır. Nitekim ilk yaratılan varlığa<br />
Nur-ı Muhammedi yerine Ruh-ı Muhammedi diyenler de vardır. “İbnü’l-Arabî’nin bu<br />
konudaki sözleri şu mahiyettedir: Allah’ın ilk yarattığı ruh-ı müdebbirdir, bu da Hz.<br />
Muhammed’in ruhudur, sonra öteki ruhlar sadır olmuştur” (Yıldırım, 2000: 115). Yani<br />
Peygamber (a.s.) bütün varlıkların hakikati, aslı, esası olarak ilk yaratılan ruhtur.<br />
<br />
c)    Kuş şeklinde olan “er” rahmet gölüne dalmıştır.<br />
<br />
Cenab-ı Hak, kendi nurundan bir nur almış, Hz. Peygamber’in ruhunu yaratmış,<br />
yani Nur-ı Muhammedi olarak tecellî etmiştir. O Peygamber’i (a.s.) de “alemlere rahmet<br />
olarak” göndermiştir (Enbiya 21/107). Öyleyse rahmet, Allah’ın nuru ve feyzidir;<br />
“rahmet gölü” de bu nurun gölüdür diyebiliriz.<br />
<br />
d)    “Er” rahmet gölünden çıkınca bir dala konmuş, silkinmiş etrafa su damlaları<br />
saçmıştır.<br />
<br />
Rahmetle su arasında da ilgi vardır. Yağmur ve su rahmettir. Bu inanç Kur’an-ı<br />
Kerim’den kaynaklanır. Bir çok ayette, suyun gökten rahmet olarak indirildiği; yağmur<br />
ve su ile verimin arttırıldığı, bolluk ve bereket sağlandığı, insanlara ve hayvanlara rızk<br />
yaratıldığı; su ile ölü toprağa can verildiği, yeryüzünün ölümünden sonra diriltildiği;<br />
<br />
yaratılışa ve ölümden sonra yeniden diriltilişe delil olarak anlatılmıştır2. Birkaç ayette de<br />
insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenmiştir3.<br />
<br />
Nur-ı Muhammedî, peygamberlerin, meleklerin, feleklerin, insanların, hülâsa,<br />
bütün maddî ve ruhanî aleme, aynı zamanda dünya ve ahirete ait varlıkların,<br />
yaratılmasının sebebi, amacı ve aracıdır. “Bunun için, Resulullah’a (a.s.) -yaratılışın<br />
temeli manasına- “Ummî” denilmiştir” (Yıldırım, 2000: 115).<br />
<br />
Öyleyse, rahmet kelimesine yaratma, canlandırma, yaşatma, doğurma, çoğaltma<br />
anlamları da yüklenebilir. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya,<br />
çoğalmaya, doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu<br />
yönüyle ifade edilir.<br />
<br />
“Er”in silkinmesiyle saçılan su damlaları, Nur-ı Muhammedî’den saçılan nur<br />
damlalarıdır; her damla bir peygamberin ruhunu meydana getirmiştir. Hz. Âdem’den<br />
başlayarak bütün peygamberlerin alnında yahut kalbinde taşıdıkları bir nübüvvet nuru<br />
olduğu söylenmiştir. Bu nur Hz. Muhammed’e kadar gelmiş ve O’nda karar kılmıştır.<br />
Nur-ı Muhammedî ile bu nur da kastedilmiştir. “Hz. Muhammed bütün peygamberlerin<br />
yaratılış sebebi olduğu için O’nun nuru Âdem’den itibaren hepsinde vardır. Bütün<br />
insanların ve bütün evrenin yaratılış sebebi de O’dur. O’nun nuru her insanda ve her<br />
şeyde vardır” (Öztürk, 1988: 45).<br />
<br />
Yunus’un bu rivayetine benzer bir hikâyeyi, Ahmet Yıldırım, Aziz Mahmud<br />
Hüdayî’nin Hulâsatu’l-ahbâr isimli eserinden naklen anlatmıştır. Ağaç, dal ve su motifleri<br />
ile damlalar halinde peygamberlerin ve insanların ruhlarının yaratıldığı düşüncesinin bu<br />
hikâyede de bulunması; ayrıca Yunus’un manzumesi hakkında yukarıda söylediklerimize<br />
mesnet teşkil etmesi bakımından bu rivayeti de buraya almanın uygun olacağını<br />
düşündük.<br />
<br />
“Rivayet edilir ki, Allah kendi nurundan bir parça aldı. Daha gökler, yer, arş, kürsi,<br />
cennet ve cehennem yaratılmadan 324 bin sene önce o nurdan Muhammed’in (s.a.)<br />
ruhunu yarattı. (...) O’nu şefkatle terbiye etti, ikramla yüceltti, risalet vazifesiyle seçkin<br />
kıldı. Kendisi O’nu seçti, başına yakîn tacını koydu, hidayet cübbesi giydirdi. O’nu<br />
ezelden “sevgili” diye isimlendirdi. (...) Sonra bir ağaç yarattı. Ona “yakîn ağacı” ismini<br />
verdi. Ağacın dört dalı vardı. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu ağacın üzerine koydu. Ruh<br />
ağacın üstünde kırk bin sene Allah’ı tespih etti. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna<br />
yarattı. Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya baktı. Suretini en güzel bir şekilde gördü ve beş<br />
defa secde etti. İşte bu secdeler ümmet-i Muhammed’e farz kılınan secdelerin esasını<br />
oluşturmaktadır. Sonra Hak nurdan zincirlerle arasında asılı olan nuranî bir kandil yarattı<br />
ve Muhammed’in (s.a.) ruhuna, kandil içine yerleşmesini emretti. Ruh Allah’ı en güzel<br />
isimleriyle tespih etmeye başladı. Her bir isim için bin yıl tespihte bulundu. Rahman<br />
ismine ulaşınca Allah rahmetle O’na baktı. Bunun üzerine ruh-ı Muhammedî Allah’tan<br />
haya sebebiyle terledi. Her ter damlasından birinin ruhu yaratıldı. Sonra ruh tespih-i ilahî<br />
ile meşguliyete devam etti. Kahhar ismine ulaşınca haşmet-i ilahiyeden dolayı mümin ve<br />
kâfirlerin sayılarınca ter döktü. Bu terler onların ruhları oldu. Böylece ruhlar sınıf sınıf<br />
meydana geldi. Birinci sınıf peygamberlerin, ikinci sınıf evliyanın, üçüncüsü müminlerin,<br />
dördüncüsü kâfirlerin ruhları oldu. Allah’ın istediği kadar ruhlar bu makamda kaldılar.<br />
Sonra Hak Taâlâ onları ruhlar aleminden cisimler alemine göndermeye başladı. Her bir<br />
ruha hikmeti gereğince bir beden yarattı. Âdemin cesedini de insanların bedensel gelişme<br />
ve üremelerine bir anahtar olarak yarattı. Bunun için Âdem cismanî belirişlerin<br />
başlangıcıdır. Bu sebeple ki Peygamberimiz (s.a.) âlem ağacının tohumudur: arş, kürsi,<br />
levh ve kalemden önce gelir. Nitekim Hz Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Âdem su<br />
ile çamur arasında iken ben peygamberdim.” (...)Hz Peygamber (s.a.) kâinatın aslı,<br />
özüdür. Allah O’ndan arşı, ferşi ve aralarındaki şeyleri zuhur ettirmiştir. (...) dolayısıyla<br />
O peygamberlerin sonuncusu, resullerin hatemi, ilklerin ve sonların efendisi oldu.<br />
(Yıldırım, 2000: 117)<br />
<br />
Yukarıda aldığımız destanların başlangıç cümleleri ile bu rivayetin başlangıç<br />
cümlesindeki benzerliğe dikkat çekmek için yan yana getirmek yararlı olur: Destanlar<br />
“Yer ve gök yaratılmadan önce her şey sudan ibaretti, yer yoktu, güneş ile ay da henüz<br />
yoktular.” ve “Evvelce ancak su vardı; yer, gök, ay ve güneş yoktu.” Cümleleriyle;<br />
Hüdayî’nin hikâyesi ise “Daha gökler, yer, arş, kürsi, cennet ve cehennem yaratılmadan<br />
324 bin sene önce...” cümlesiyle başlamaktadır.<br />
<br />
Allah kendi nurundan Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu yarattıktan sonra onu<br />
olgunlaştırıp mükemmel hale getirmiş ve kendine sevgili edinmiştir. Sonra, mutlak bilgi<br />
ya da hakikat ağacı adını verdiği, bir ağaç yaratmış; Hz. Muhammed’in (s.a.) ruhunu bu<br />
ağacın üzerine bir kandil gibi asmıştır. Sonra bu ruhun karşısında bir ayna yaratmış. Hz.<br />
Muhammed’in (s.a.) ruhu aynaya bakmış; kendi suretini en güzel bir şekilde görmüş ve<br />
beş defa secde etmiştir.<br />
<br />
Bu cümledeki “en güzel bir şekilde” ve “secde” sözlerinden anlaşılan şudur:<br />
Cenab-ı Hak insanı “ahsen-i takvim” üzere en güzel bir şekilde yaratmıştır (Tin 95/4). Bir<br />
hadiste de “Allah Âdem’i kendi suretinde yarattı” denilmiştir (Alıcı, 2002:12). Allah, Hz.<br />
Muhammed’i (s.a.) de kendi nurundan yaratmış; ve bu nura yaratma kabiliyeti vermiştir.<br />
O’nu yaratmaya vesile kılmıştır. Yunus’un:<br />
<br />
Çalap kendü sun’ından ere Tanrılık kıldı<br />
<br />
Mısra’ı da bu anlamı ifade eder. Ruh-ı Muhammedî’nin aynada gördüğü suretine<br />
karşı secdesi, kendi suretinde Allah’ı gördüğündendir.<br />
<br />
Daha sonra Peygamber’in (a.s.) ruhu Allah’ın sevgi, şefkat ve haşmetinden terler<br />
dökmüştür. Bu ter damlalarından peygamberlerin ve insanların ruhları meydana gelmiştir.<br />
Bütün yaratılmışlarıyla alem bir ağaca, Peygamberimiz de bu ağacın tohumuna<br />
benzetilmiştir. Tohum bitkinin hem başlangıcı hem nihayetidir; Hz. Muhammed de<br />
yaratılışın evveli, peygamberlerin sonuncusudur.<br />
<br />
Tohumun bir özelliği de kendisinden yaratılacak olan bitkinin tüm özelliklerini,<br />
kabiliyetini toplu halde kendinde bulundurmasıdır. Ruh-ı Muhammedî yada Nur-ı<br />
Muhammedî de denilen Hakikat-ı Muhammediyye kendisinden sudur eden bütün ruhları,<br />
hakikatleri kendinde toplayan küllî (tümel) ruhtur.<br />
<br />
“İbnü’l-Arabî’ye göre Hz. Muhammed, İnsan-ı kâmildir. Allâh mikrokozmik bir<br />
varlık olarak İnsan-ı kâmili yaratmıştır; böylece Kendi bilinci kendisine tecelli etmiştir.<br />
İnsan-ı kâmil, her şeyin kökenini içeren bir ruhtur; böylece Hz. Muhammed’in yaratılmış<br />
ruhu, yaratılmamış İlâhî ruhun bir hali olmaktadır ve o, Allâh’ın yaratılış esnasında kendi<br />
bilincine varmasının aracısıdır” (Schimmel 2001:222). Tasavvuf düşüncesinde<br />
Peygamberimiz insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. İnsan-ı kâmil varlığın bütün<br />
hakikatlerini kendinde toplayan kişidir.<br />
<br />
Tasavvufun en önemli temel konularından birisi de insan-ı kâmil anlayışıdır. Bu<br />
konu Nur-ı Muhammedî düşüncesiyle yakından ilgilidir; hatta İbnü’l-Arabî’nin esaslarını<br />
kurduğu bu düşünce sisteminde insan-ı kâmil ile Nur-ı Muhammedî iç içe ve aynı konuyu<br />
teşkil eder. Peygamber Efendimiz en üst derecede insan-ı kâmildir. Çünkü O, ilk tecellî,<br />
Zât’ın tecellîsidir. Allah’ın yaratma fiili bu ilk tecelli ile, Nur-ı Muhammedî ile<br />
başlamıştır. Bu ilk tecelli mertebesine verilen isimlerden biri de insan-ı kâmildir. Bütün<br />
mahlukat bu mertebeden sonra ve bu nurdan yaratılmıştır. Bu mertebe yani insan-ı kâmil,<br />
kendisinden meydana gelen bütün yaratılış mertebelerinin hakikatlerini kapsar; bu<br />
sebeple ona âlem-i ekber denilmiştir. Bu manada düşünüldüğünde insan-ı kâmil Hz.<br />
Muhammed’dir; bu mertebeye ulaşabilen evliya da Peygamberin halifesidir ve insan-ı<br />
kâmildir. Âdem’den başlayarak bütün peygamberler Hz. Muhammed’in nurunu<br />
taşıdıklarından onlar da insan-ı kâmildirler.<br />
<br />
SONUÇ<br />
<br />
Türk destanlarında dünyanın, yeryüzünün yaratılışına ait inanç öyküleştirilerek<br />
anlatılmıştır. Bu öyküde Tanrı ve Tanrı’nın kendine benzer olarak yarattığı ilk kişi, bir de<br />
su vardır. Tanrı ve ilk kişi kuş halinde su üzerinde uçarlar. Kişinin bir hareketi Tanrı’ya<br />
yeryüzünü yaratma ilhamını verir. Kişi vasıtasıyla su dibinden toprak çıkartılır ve<br />
yeryüzü yaratılır.<br />
<br />
Yunus Emre’nin manzumesinde de Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ve diğer<br />
peygamberlerin yaratılışı hikâyeleştirilmiştir. Bu öyküde de “Çalap”, ilk yaratılan “er”, ve<br />
yine su “rahmet gölü” vardır; “er” kuş şeklindedir. Bunda da ilk yaratılan “er”in bir<br />
hareketi, suya dalması, çıktıktan sonra silkinerek etrafa su damlaları saçması sonucunda<br />
peygamberler yaratılmıştır.<br />
<br />
Yunus’a göre ilk yaratılan “er”, Hz. Muhammed’in hakikati, yani aslı, esası, nuru<br />
ve ruhudur. Bu ruh, levh ve kalemin, arş, arz ve ikisi arasında bulunanların, cennet ve<br />
cehennemin, ruhların, peygamberlerin, insanların, meleklerin, cinlerin bütün yaratılmış ve<br />
yaratılacak olanların da aslı, esası, nuru ve ruhudur. Bu ilk yaratılan kişi ya da ruh tüm<br />
evreni meydana getiren bir çekirdek, bir cevherdir. Tasavvuf inancında buna Hakikat-ı<br />
Muhammediyye, Nur-ı Muhammedî ve Ruh-ı Muhammedî derler. Bütün evrenin<br />
hakikatini, aslını, esasını kendinde toplaması, bir tümel ruh olması bakımından insan-ı<br />
kâmil de denilmiştir. İşte Yunus, asıl anlamı kişi demek olan “er” kelimesini, tasavvuf<br />
anlayışındaki bu ruh, Hz. Muhammed’in ruhu anlamında kullanmıştır. Öyküde, “er”in<br />
kuş şeklinde düşünülmesi de onun bu ruha sembol olmasındandır. Türk halk inanışında,<br />
birçok manzume ve deyişte ruh kuşa benzetilmiştir.<br />
<br />
Bu Hakikat-ı Muhammediyye inanışı, mutasavvıf olan olmayan hemen bütün<br />
şairlerce benimsenmiş, Hz. Peygamber için söylenen manzumelerde işlenmiştir. Zâtî’nin:<br />
<br />
Nikâbın açtı tâ ol meh cemâli âfitâbından<br />
<br />
Serâser on sekiz bin âlemi pür kıldı tâbından Zâtî-Gazel<br />
<br />
Beyti, “Hz. Muhammed’in doğumu ile evrenin aydınlandığı” şeklinde<br />
düşünülebilirse de, asıl kastedilen, Nur-ı Muhammedî ile on sekiz bin alemin zuhur<br />
bulduğunun ifadesidir.<br />
<br />
Yunus’un manzumesinde göl ve su da rahmet, nur ve ruh ile ilgili biçimde sembol<br />
olarak kullanılmıştır. Yağmura rahmet denilmesinin sebebi canlandırmaya, çoğalmaya,<br />
doğurmaya ve yeniden yaratmaya araç olmasındandır; ilgili ayetlerde de bu yönüyle ifade<br />
edilir. Birkaç ayette de insanın bir damla sudan yaratıldığı söylenilir. Rahmet (nur)<br />
gölünden çıkan kuş, yani Nur-ı Muhammedî olan er silkinmiş ve etrafa su damlaları, yani<br />
nur saçılmıştır. Bu damlaların her biri bir peygamberin ruhu olmuştur.<br />
<br />
Yunus, bu hikâyeyi ululardan dinlediğini söylüyor. Demek ki eski bir öykü, eski<br />
bir inanış. Kaynağının, İslamlığın Türkler arasında yayılmasından önce doğmuş ve<br />
şekillenmiş olan destanlar olduğuna işaret ediyor. İşaretten ziyade, bu öykülerde olaylar,<br />
kişiler ve motiflerin aynı olduğu zaten görülüyor. Öyle anlaşılıyor ki Yunus’un dinlediği<br />
ulular, mutasavvıf şeyhler, mürşitler tasavvufî düşüncelerini, bir takım felsefi söylemler<br />
yerine, Türk destanlarında gördükleri bu olay ve motifleri kullanarak, Türk halkının alışık<br />
olduğu anlam ve ifade yollarıyla, öyküleştirip anlatmayı tercih etmişlerdir.<br />
<br />
--------------------------<br />
<br />
HAKÎKAT-i MUHAMMEDİYYE<br />
حقيقت محمّديّه<br />
<br />
Hakîkat-i Muhammediyye fikrine ilk olarak Sehl b. Abdullah et-Tüsterî’de (ö. 283/896) rastlanır. Tüsterî, Allah’ın ilk defa Hz. Muhammed’i kendi nurundan yarattığını ileri sürmüş (Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, s. 15, 62), ancak hakîkat-i Muhammediyye kavramından açıkça söz etmemiş ve bunun bir yaratma sebebi olduğunu söylememişti. Tüsterî’nin daha çok “adl” ve “el-hak mahlûkun bih” (yaratma aracı olan hak) adını verdiği bu kavram üzerinde daha sonra Hallâc-ı Mansûr Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn’in “Ṭâsînü’s-sirâc” bölümünde durmuştur. Aynülkudât el-Hemedânî Temhîdât’ta, Rûzbihân-ı Baklî Şerḥ-i Şaṭḥiyyât’ta çok güzel ifadelerle tasvir ettikleri kavramı Muhammed Kemâl İbrâhim, İbrâhim b. Edhem’e ve Süfyân es-Sevrî’ye kadar götürmüştür (Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, s. 313-314). Hakîkat-i Muhammediyye görüşü en güzel biçimde Muhyiddin İbnü’l-Arabî ve Abdülkerîm el-Cîlî tarafından açıklanmış, Fuṣûṣü’l-ḥikem’e şerh yazanlar da bu konu üzerinde önemle durmuşlardır.<br />
<br />
“Vücûd-ı mutlak”ın taayyün ettiği ilk mertebeye (taayyün-i evvel) hakîkat-i Muhammediyye adı verilir. Hakîkat-i Muhammediyye, vücûd-ı mutlakın ahadiyyetini vâhidiyyete dönüştürmek suretiyle taayyüne başlamasıdır. Vücûd-ı mutlak açısından bakıldığında bu mertebe var oluşun başlangıcıdır. Mevcûdat açısından bakıldığında ise gerçek yaratma (halk) fiili, vücûd-ı mutlakın hakîkat-i Muhammediyye mertebesine tenezzülünden sonra olmuş ve her şey ondan yaratılmıştır. Bu durumda hakîkat-i Muhammediyye zât-ı mutlakın lâ taayyün mertebesinden, yani kendi zâtındaki istiğrak halinden kendindeki özellikleri bilme mertebesine tenezzülünü ifade eder. Vücûd-ı mutlakın kendisindeki isim ve sıfatları mücmelen bildiği bu mertebede isim ve sıfatlar zâtının aynı olduğundan bu ilim kendi zâtına olan ilimden ibarettir. Hakîkat-i Muhammediyye mertebesinin üzerinde lâ taayyün (ahadiyyet) mertebesinden başka hiçbir şey yoktur. Lâ taayyünün taayyün suretiyle zuhur ettiği ilk tenezzül mertebesi olan bu mertebe lâ taayyünün zâhiri, lâ taayyün ise hakîkat-i Muhammediyye’nin bâtınıdır. Dolayısıyla lâ taayyün ve hakîkat-i Muhammediyye aynı hakikatin ön ve arka yüzleri olmaktadır. Ehl-i keşf, hakîkat-i Muhammediyye mertebesini ifade edebilmek için ulûhiyyet, lâhût, vâhidiyyet, vahdet-i sırf, vahdet-i hakîkî, âlem-i vahdet, el-hak mahlûkun bih, ahadiyyetü’l-cem‘, levh-i mahfûz, ümmü’l-kitâb, levh-i kazâ, asl-ı âlem, adl, berzah, velâyet-i mutlaka, felek-i sâbitât, tecellî-i evvel, mahlûk-ı evvel, zıllullah, ikāb, vücûd-ı evvel, madde-i evvel, akl-ı kül, nûr-ı Muhammedî, hakîkat-ı âdem, insân-ı ezelî, mertebe-i insân-ı kâmil, halife, ebü’l-ervâh, rûhu’l-kuds, rûh-ı a‘zam, arşullah, kalem, kitap, akl-ı evvel, kābe kavseyn, medînetü’l-fâzıla gibi terimler kullanmışlardır (Kılıç, s. 226-227). İbnü’l-Arabî, bütün bu terimlerin aynı hakikati çeşitli yönleriyle ifade ettiğini söyler.<br />
<br />
Hz. Peygamber’in altmış üç senelik zamanla sınırlı cismanî hayatından ayrı bir varlığı daha mevcuttur. Allah’tan başka hiçbir şey yokken ilk defa hakîkat-i Muhammediyye var olmuş, bütün yaratıklar bu hakikatten ve onun için halkedilmiştir. Âlemin var olma sebebi, maddesi ve gayesi bu hakikattir. Tasavvufta sık sık kullanılan ve kutsî hadis olarak da rivayet edilen, “Sen olmasaydın kâinatı yaratmazdım” (levlâke...) (Aclûnî, II, 164; Hâkim, el-Müstedrek, II, 615) ifadesiyle bu husus anlatılır. İlk ilâhî tecelli olması sebebiyle “taayyün-i evvel”, sevgi tarzında tecelli olması dolayısıyla “taayyün-i hubbî” adı da verilen nûr-ı Muhammedî zuhur ettikten sonra her şey ondan ve onun için yaratılmıştır. Resûl-i Ekrem’in ruhu ve nuru bütün insanlardan, peygamberlerden, hatta meleklerden önce var olduğundan Peygamber insanlığın mânevî babasıdır. Hz. Âdem insanların maddeten babası (ebü’l-beşer), Hz. Peygamber ruhların babasıdır (ebü’l-ervâh). “Allah ilk defa benim nurumu yarattı”; “Âdem toprakla su arasında iken ben peygamber idim” (Tirmizî, “Menâḳıb”, 1; Müsned, IV, 66; V, 379; Aclûnî, I, 265; Abdülkerîm el-Cîlî, II, 37) meâlindeki hadislerle bu hususa işaret edilmiştir. Hz. Âdem’de tecelli edip daha sonra öbür peygamberlere intikal eden, Hz. Muhammed beden olarak dünyaya gelince ona intikal edip onda karar kılan nur ölümünden sonra da devam etmekte ve kâinat varlığını sürdürebilmektedir. Bu nur ölümsüz ve ebedî olduğundan mutasavvıflar Hz. Peygamber için “öldü” ifadesini kullanmazlar.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, hakîkat-i Muhammediyye’yi vücûd-ı mutlakın yaratılış sahasındaki ilk ve en mükemmel mazharı (meclâ) olarak görür. Onun her isminin bir mazharı vardır. En kapsamlı isim olan ve bundan dolayı ism-i a‘zam denilen Allah isminin mazharı hakîkat-i Muhammediyye’dir. Vücûd-ı mutlak en yüksek seviyede ve bu mazharda tecelli ettiğinden ona “insân-ı kâmil” de denir. İbnü’l-Arabî’ye göre hakîkat-i Muhammediyye nur olması bakımından âlemi yaratma ilkesi ve onun aslıdır. Varlık şeklinde zâhir olan ilâhî tecellinin ilk mertebesidir. O, “hebâ” adı da verilen hakîkatü’l-hakîkatten vücuda gelmiştir. Hak ve halkın bütün mâkul (aklî) mahiyetlerini özünde toplamış olan hakîkatü’l-hakāik hakîkat-i Muhammediyye’nin maddesi, hakîkat-i Muhammediyye de onun sûretidir. Hakîkatü’l-hakāik var veya yok, ezelî ve hâdis şeklinde nitelenmediği halde hakîkat-i Muhammediyye var ve ezelî diye nitelendirilir. Diğer taraftan İbnü’l-Arabî, insanla ilgisini dikkate alarak hakîkat-i Muhammediyye’ye insân-ı kâmil adını verir. Çünkü insân-ı kâmil varlığın bütün hakikatlerini kendinde toplar ve bu özelliğiyle Allah isminin mazharıdır. Bilgi ve ilham bakımından ele alınınca hakîkat-i Muhammediyye bütün peygamberlerin ve velîlerin ledünnî ve bâtınî bilgileri aldıkları kaynaktır. Aynı zamanda bu hakikat Hak’tan gelen feyzin halka ulaşmasında aracı olur (Fuṣûṣ, s. 19, 63; el-Fütûḥât, I, 118). Abdülkerîm el-Cîlî, Allah’ın en mükemmel şekilde yarattığı Hz. Muhammed’i cemâl ve celâl sıfatlarına mazhar kıldığını, cennetle cehennemin onun iki veçhesi olduğunu söyler (el-İnsânü’l-kâmil, II, 29-48). Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, hakîkat-i Muhammediyye’yi anlattıktan sonra Hz. Peygamber’in Cebrâil karşısındaki büyüklüğünü ifade etmek için, “Ahmed eğer o ulu kanadını açsaydı Cebrâil ebede kadar dehşet içinde kalırdı” der (Mes̱nevî, IV, 817). “Sen olmasaydın ben kâinatı yaratmazdım”; “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bunun için âlemi yarattım” gibi tasavvuf edebiyatının temelini oluşturan cümleler hakîkat-i Muhammediyye’nin özlü ifadeleridir. Hakîkat-i Muhammediyye fikri, yaratılışı sevgi ve aşk unsuruna bağladığı için tasavvuf edebiyatının gelişmesine önemli katkılar sağlamış ve birçok şaire ilham kaynağı olmuştur (bk. Eraydın, s. 131-143).<br />
<br />
Zâhir ulemâsı, özellikle hadis âlimleri ve Hanbelîler, Hz. Peygamber’in bu şekilde anlaşılmasının onu ilâhlaştırmak anlamına geleceğini söyleyerek bu inancı küfür ve şirk saymışlar, daha önceki ümmetlerin de peygamberleri konusundaki aşırılıkları sebebiyle sapıklığa düştüklerini iddia etmişlerdir. Hakîkat-i Muhammediyye fikrinin Yeni Eflâtunculuk’taki “logos” veya İskenderiyeli Aziz Clemens’in (ö. 215) peygamberlik konusundaki görüşleriyle ilgili olduğu, bunun önce Şiî muhitine, oradan da tasavvufa geçtiği ileri sürülmüştür. <br />
<br />
<br />
-----------------<br />
<br />
Peygamberimizin nurunun Allah’ın nurundan yaratılması ne demektir?<br />
<br />
<br />
Soru Detayı<br />
<br />
- Aclûnî, Cabir (r.a)'dan şöyle bir hadis nakletmektedir: "Babam anam sana feda olsun ya Resulullah, Allah'ın eşyadan önce yarattığı ilk şeyin ne olduğunu bana haber ver." dedim. Resuûlullah (s.a.s) şöyle dedi:<br />
<br />
- Ey Cabir! Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı" Bu nûr, Allah'ın dilediği şekilde onun kudretiyle deveran ediyordu. Bu vakitte, Levh, Kalem, Cennet, Cehennem, Mülk, Sema, Yer, Güneş, Ay, Cin ve İnsan ortalarda yoktu. Ne zaman ki Allah, mahlukâtı yaratmayı diledi; bu nûru dört parçaya böldü. Birinci bölümden kalemi, ikincisinden levh'i, üçüncüsünden de Arş'ı yarattı. Sonra da dördüncü bölümü tekrar dört parçaya ayırdı. ..<br />
<br />
- Bu hadis ve diğer bazı hadisler çerçevesinde hadiste geçen nûr'un ne anlama geldiği açıklanmaya çalışılarak, yanlış bir anlamanın önüne geçilmek istenmiştir:<br />
<br />
"Allah Teâlâ için muhal olduğundan dolayı O'nun nûrundan kastedilen, kelimenin zahirine göre, O'nun zatıyla kaim olan bir nûr değildir. Çünkü nûr ancak cisimlerle birlikte var olabilir. Burada kastedilen, Muhammed'i, nûrundan önce yaratılmış bir nûrdan var ettiğidir. Buna ek olarak şu ihtimal de eklenebilir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak bu, Muhammed'in yaratıldığı nûrun madde olduğu anlamında değildir. Aksine Allah Teâlâ'nın, hiç bir şeyi aracı kılmadan, nûru yaratması hakkındaki iradesine ilişkin bir manası vardır (Aclûnî, 312).<br />
<br />
- Bu açıklama, işrakîlerin, maddî nûr anlayışı ile ilahî gerçekliği ortaya koymaları felsefesinin çarpıklığını da göstermektedir. Allah Teâlâ'nın her türlü yakıştırmaların ötesinde olduğu, Kur'anî ve mutlak bir gerçektir. Ve onun zatının gerçekliği, insan aklının kavrayabileceği sınırların çok ötesindedir. Muhammed'i yarattığı nûr, O'nun zatıdır. Ancak maddi nur değildir derken ne demek istiyor.. Yine Allah’ın nurundan oldu ama maddi olmayan nurdan mı oldu diyor. Ya da bu anlatımın yanlış olduğunu mu anlatmak istemiş açıklayın lütfen?..<br />
Cevap<br />
<br />
Değerli kardeşimiz,<br />
<br />
Bu konuyu birkaç madde halinde açıklamakta fayda vardır:<br />
<br />
 a) Allah’ın bir ism-i celili de Nur'dur. Ancak Nur isminin maddi ışık gibi, nurlarla hiç bir ilişkisinin olmadığını biliyoruz. Çünkü: “Allah’ın hiçbir varlığa benzemesi söz konusu olmadığına" göre, elbette Onun “Nur” isminin mahiyetini de bilmek mümkün değildir. Zira, bilinmeyenler bilinenlere kıyasla bilinebilir. Bilinmeyen bir varlığın mahiyetini benzerlik yoluyla kıyaslama imkanı olmadığına göre elbette bunu bilemeyiz.<br />
<br />
    “Onun benzeri hiçbir şey yoktur. O, her şeyi hakkıyla işitendir, her şeyi hakkıyla görendir.” (Şura, 42/11)<br />
<br />
mealindeki ayette açıkça bize “Allah’ın isim ve sıfatlarını -isim benzerliğinden hareketle- bir benzerlik kurmanın yanlış olduğu gerçeği” ders verilmiştir.<br />
<br />
Evet, Allah da işitir, insanlar da işitir, fakat bu işitme şekli asla birbirine benzemez. Allah da Nurdur, güneş te nurdur fakat bu iki nurun mahiyeti çok farklıdır, birbirine asla benzemez.<br />
<br />
Evet, “Allah’ın esma-i hüsnasından Nur isminin bir kesif âyinesi hükmünde olan güneş” (bk. Sözler, s. 166) ile Nur isminin mahiyeti elbette çok farklıdır.<br />
<br />
    “Elbette güneşin nur ve harareti, ilim ve kudretine nisbeten toprak gibi kesif hükmünde, 'Nur-un Nur, Münevvir-un Nur, Mukaddir-un Nur' olan Zât-ı Zülcelal, her şeye, ilim ve kudretiyle nihayetsiz yakın ve hazır ve nâzırdır.” (bk. Sözler, s. 166)<br />
<br />
b) Denilebilir ki, bu hadis rivayetinde meal olarak yer alan “Allah Teâlâ, eşyayı yaratmadan evvel kendi nûrundan senin nebînin nûrunu yarattı” ifadesi bir mecazdır, bir teşrif izafesidir. Yani Allah Hz. Peygamberi “kendi zat-ı akdesinin nurundan” değil, özel olarak yarattığı bir nurdan yaratmıştır. Burada “kendi nurundan” ifadesi, o ilk yaratılan nura ve Hz. Peygambere şeref kazandırmaya yöneliktir.<br />
<br />
Nitekim, muhakkik alimlere göre, “(Allah) Sonra ona (insana)  en uygun şeklini verdi, ona ruhundan üfledi.” (Secde, 30/9) mealindeki ayette meal olarak yer alan “ruhundan üfledi” mealindeki ifadenin manası “yarattığı ruhundan” demektir. “Min Ruhihi” (Ruhundan) ifadesinin kullanılması insan için yaratılan ruhun Allah katındaki önemine vurgu yapmaya ve ona şeref kazandırmaya yöneliktir. (bk. Razî, Beydavî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)<br />
<br />
c) Hz. Peygamber (asm)'in nurdan yaratılmış olması, onun mahiyetinin isim ve sıfatların azami derecedeki nurani tecellilerine mazhar olması anlamına da gelebilir. Aslında Allah’ın bütün isim ve sıfatları mahiyeti meçhul birer nurdur. Bu açıdan bakıldığı zaman yarattığı her şey nuranidir, bu nurlu isimlerin cilveleridir.<br />
<br />
Ancak, Hz. Muhammed (asm)’in nuraniyetine özel vurgu yapılması onun nezd-i uluhiyetteki kadr-u kıymetine işarettir. Çünkü, yaratıklar arasında hiç bir varlık Hz. Muhammed kadar bu ilahi nura mazhar olmuş değildir.  <br />
<br />
    “İşte şu sırdandır ki; mahiyeti nur ve hüviyeti nuraniye olan Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, dünyada bütün ümmetinin salavatlarını birden işitir. Ve kıyamette bütün asfiya ile bir anda görüşür. Birbirisine mani olmaz. Hattâ evliyadan, ziyade nuraniyet kesbeden ve ebdal denilen bir kısmı, bir anda birçok yerlerde müşahede ediliyormuş.” (bk. Sözler, s. 194-195)<br />
<br />
<br />
<br />
DIPNOTLAR 1<br />
__________________<br />
<br />
[1] Mir'at-ı Kainat, Cild 1, s. 20; Mevahibi Ledünniyye, Cild 1, s. 27; Siyer-i Nebi, Cild 1, s. 31; Envarü'l-Aşıkin, s. 240; Delail-i Hayrat Şerhi «Kara Davud», s. 117; İrşad, Cild 1, s. 49.<br />
<br />
[2] Sûre-i Bakara, Ayet 33.<br />
<br />
[3] Sûre-i Kehf, Ayet 25.<br />
<br />
[4] Envarü'l-Aşıkin, s. 196.<br />
<br />
[5] Kütüb-i Sitte, Cild 14, Hadis No: 4974; Ebu Davûd, Diyat 6, (4509).<br />
<br />
[6] Şevahidü'n-Nübüvve, s. 127-128.<br />
<br />
[7] Kütüb-i Sitte, Cild 6, Hadis No: 16 (1699), s. 393; Tirmizi, Hadis No: 3290.<br />
<br />
DIPNOTLAR 2:<br />
_________________<br />
<br />
(1) bk. Aclunî, Keşfu'l-Hafa, 1/265-266.<br />
(2) bk. Mesnevî-i Nuriye, Habbe.<br />
<br />
DIPNOTLAR 3:<br />
__________________<br />
<br />
Alıcı, Hüseyin Temel, Hadis Fihristi, Kitab ve Sünneti, İhya Yay. Ankara, 2002.<br />
Demirci, Mehmet, “Hakikat-ı Muhammediyye”, İA, C. 15, TDV. Yay. İstanbul, 1997.<br />
Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarikatlar, Marmara Üniv. İlah. Fak.Vakfı Yay. İstanbul,<br />
2001.<br />
Massignon, Louis, “Nur-ı Muhammedî”, İA, C. 9, MEB. Yay. İstanbul, 1964.<br />
Örneklerle Türkçe Sözlük, MEB. Yay. Ankara, 2002.<br />
Öztürk, Yaşar Nuri, Tasavvufun Ruhu ve Tarikatlar, İstanbul, 1988.<br />
Sakaoğlu, Saim-Duymaz, Ali, İslamiyet Öncesi Türk Destanları, Ötüken Yay. İstanbul,<br />
2002.<br />
Schimmel, Annemarie, İslamın Mistik Boyutları, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2001.<br />
Tatçı, Mustafa, Yûnus Emre Dîvânı İnceleme, Kültür Bak. Yay. Ankara, 1990.<br />
Yeni Tarama Sözlüğü, (Düzenleyen Cem Dilçin), TDK. Yay. Ankara, 1983.<br />
Yıldırım, Ahmet, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay.<br />
Ankara, 2000.<br />
Yunus Emre, Divan, (Hazırlayan Dr. Mustafa Tatçı), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1990.<br />
72<br />
1<br />
Mustafa Tatçı tarafından hazırlanan Yunus Emre Divanı esas alınmıştır.<br />
2<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Bakara 2/22 ve 164, En’am 6/99, Araf 7/57, İbrahim 14/32, Nahl 16/10-11 ve 65,<br />
Kehf 18/45, Taha 20/53, Enbiya 21/30, Hac 22/5 ve 63, Furkan 25/49, Nemi 27/60, Ankebut 29/63, Rum<br />
30/24, Lokman 31/10, Secde 32/27, Zümer 39/21, Fussilet 41/39, Zühruf 43/11, Kaf 50/11).<br />
3<br />
Konu ile ilgili ayetler: (Secde 32/8 Mürselat 77/20 Tarik 86/5-8).<br />
<br />
DIPNOTLAR 4:<br />
_________________<br />
<br />
et-Taʿrîfât, “el-Ḥaḳīḳatü’l-Muḥammediyye” md.<br />
<br />
Sehl et-Tüsterî, Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm, Kahire 1908, s. 15, 62.<br />
<br />
Hallâc-ı Mansûr, Kitâbü’ṭ-Ṭavâsîn (nşr. L. Massignon), Paris 1913, s. 191-194.<br />
<br />
Baklî, Şerḥ-i Şaṭḥiyyât, IV, 257-264.<br />
<br />
Aynülkudât el-Hemedânî, Temhîdât (nşr. Afîf Useyrân), Tahran 1962, s. 180, 248, 348.<br />
<br />
İbnü’l-Arabî, el-Fütûḥât, I, 118, 186; II, 87; III, 444.<br />
<br />
a.mlf., Fuṣûṣ (Afîfî), s. 19, 37, 63, 363.<br />
<br />
a.mlf., Anḳāʾü muġrib (Resâʾilü İbn ʿArabî içinde), Kahire, ts. (el-Bâbî el-Halebî), s. 40-43.<br />
<br />
Mevlânâ, Mes̱nevî, Tahran 1370, IV, 817.<br />
<br />
Saîdüddin el-Fergānî, Meşâriḳu’d-derârî, Tahran 1398/1978, s. 489, 545, 607.<br />
<br />
Azîz Nesefî, Kitâbü’l-İnsâni’l-kâmil (nşr. M. Molé), Tahran 1983, s. 398.<br />
<br />
Haydar el-Âmülî, Câmiʿu’l-esrâr (trc. Cevâd Tabâtabâî), Tahran 1368 hş., s. 384.<br />
<br />
Abdülkerîm el-Cîlî, el-İnsânü’l-kâmil, Kahire 1326, II, 29-48.<br />
<br />
Tâceddîn-i Hârizmî, Şerḥu Fuṣûṣi’l-ḥikem (nşr. Necîb Mâyil-i Herevî), Tahran 1364, s. 716.<br />
<br />
İsmâil Hakkı Bursevî, el-Es’ile ve’l-ecvibe, Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1521/2, vr. 45.<br />
<br />
İbrâhim Hakkı Erzurûmî, Mârifetnâme, İstanbul 1310, s. 303.<br />
<br />
Ahmed b. İsmâil el-Berzencî, Risâletü’t-taḥḳīḳāti’l-Aḥmediyye fî ḥimâyeti’l-ḥaḳīḳati’l-Muḥammediyye, Kahire 1326.<br />
<br />
İsmail Fenni [Ertuğrul], Vahdet-i Vücûd ve Muhyiddin-i Arabî, İstanbul 1929, s. 16.<br />
<br />
Ma‘sûm Ali Şah, Ṭarâʾiḳ, I, 77, 78.<br />
<br />
Ebü’l-Alâ Afîfî, et-Taṣavvuf: es̱-S̱evretü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1963, s. 10, 309.<br />
<br />
a.mlf., “Naẓariyyâtü’l-İslâmiyyîn fi’l-kelime”, Mecelletü Külliyyeti’l-âdâb. Câmiʿatü Fuʾâdi’l-evvel, Kahire 1943, s. 33-75.<br />
<br />
R. A. Nicholson, Fi’t-Taṣavvufi’l-İslâmî ve târîḫih (trc. Ebü’l-Alâ Afîfî), Kahire 1969, s. 127.<br />
<br />
M. Mustafa Hilmî, el-Ḥayâtü’r-rûḥiyye fi’l-İslâm, Kahire 1971, s. 116-121.<br />
<br />
M. Kemâl İbrâhim, Mine’t-türâs̱i’ṣ-ṣûfî, Kahire 1974, s. 313-314.<br />
<br />
el-Muʿcemü’ṣ-ṣûfî, s. 347.<br />
<br />
Şeybî, eṣ-Ṣıla, I, 478-485.<br />
<br />
Ahmet Avni Konuk, Fusûsu’l-hikem Tercüme ve Şerhi (haz. Mustafa Tahralı – Selçuk Eraydın), İstanbul 1987, I, 11-13.<br />
<br />
Seyyid Sâdık-ı Gûherîn, Şerḥ-i Iṣṭılâḥât-ı Taṣavvuf, Tahran 1368, IV, 257-264.<br />
<br />
Seyyid Celâleddin Âştiyânî, Şerḥ-i Muḳaddime-i Ḳayserî ber Fuṣûṣü’l-ḥikem, Tahran 1370 hş./1991, s. 219, 222, 685, 794.<br />
<br />
Mahmut Erol Kılıç, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Varlık ve Mertebeleri (doktora tezi, 1996), MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 226-236.<br />
<br />
U. Rubin, “Pre-Existence and Light: Aspects of The Concept of Nūr Muḥammad”, IOS, V (1975), s. 62-119.<br />
<br />
a.mlf., “Nūr Muḥammadī”, EI2 (İng.), VIII, 125.<br />
<br />
Mehmet Demirci, “Nûr-ı Muhammedî”, DÜİFD, I (1983), s. 239-258.<br />
<br />
Selçuk Eraydın, “Hakîkat-ı Muhammediyye ve İlgili Beyitler”, Diyanet Dergisi, XXV/4, Ankara 1989, s. 131-143.<br />
<br />
A. Schimmel, “Nūr Muḥammad”, ER, XI, 23-26.<br />
Bu madde TDV İslâm Ansiklopedisi’nin 1997 yılında İstanbul’da basılan 15. cildinde, 179-180 numaralı sayfalarda yer almıştır.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41545</link>
			<pubDate>Mon, 22 Dec 2025 02:10:53 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41545</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle,  ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken   bir defa  bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
    "Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Regaib Berat Mirac gibi Kandil Gecelerinde Kılınabilcek 12 Rekatlı Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Raşidi Tarikatında Nafile Namaz</span></span><br />
<br />
1. iki rek’atta bir selâm vermek üzere oniki rek’at nafile namaz kılınacaktır. Her rek’atta Fâtiha’dan sonra üç kere “Kadir” sûresi ve üç kere “İhlâs” sûresi okunur.<br />
<br />
2. Namaz tamam olduğunda selam verdikten sonra oturulur yedi kere:<br />
<br />
اللهم صل علي سيدنا محمد و علي آل سيدنا محمد<br />
<br />
"Allâhumme salli alâ Seyyidina Muhammedin ve alâ eâli seyyidina Muhammed"<br />
<br />
“Allah’ım, Efendimiz Muhammed’e salât u selâm eyle,  ve âline de salât u selâm eyle!” duâsı okunacakdır. <br />
<br />
3. Sonra  Otururken onbir kere:<br />
<br />
Arapça Yazılışı:<br />
<br />
سُبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبُّنَا وَرَبُّ الْمَلَائِكَةِ وَالرُّوحِ<br />
<br />
Türkçe Okunuşu (Harfen):<br />
<br />
"Sübbûhun, kuddûsun, rabbunâ ve rabbu'l-melâiketi ve'r-rûh."<br />
<br />
“Bizim Rabbimiz, Rûh’un ve melâike-i kirâmın Rabbi, bütün kusurlardan münezzeh ve cümle eksikliklerden pâk ve yücedir.”<br />
<br />
<br />
4. Sonra otururken  11 kere<br />
<br />
سُبْحاَنَ اللّهِ وَ الْحَمْدُ لِلهِ و لاآاِلَاهَ الا اللهُ وَللهُ اَكْبَرْ وَلا حَوْلَ ولا قُوَّةَ اِلاَّباِللهِ الْعَلِيِّ الْعَظِيمُ<br />
<br />
Sübhanallahi velhamdü lillahi ve la ilahe illallahü vallahü ekber, ve la havle ve la kuvvete illa billahil aliyyil azim<br />
<br />
"Allah noksan sıfatlardan uzaktır, hamd Allah'a mahsustur. Allah'tan başka (hak) ilah yoktur ve Allah en büyüktür. Yüce ve Azim olan Allah'tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur."<br />
<br />
5. Sonra otururken 3 kere<br />
<br />
لاَأِلَاهَ اِلاَّ اللّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ يحي ويميت وَهُوَو هو حيّ لا يموت بيده الخيروَهُوَو عَلىَ كُلِّ شَيْءِِقَدِيرُ<br />
<br />
<br />
Lâ ilâhe illallahü vahdehü lâ şerîke leh lehülmülkü ve lehülhamdü yühyî ve yümîtu ve hüve hayyün lâ yemûtu biyedihil hayr ve hüve alâ külli şey’in kadîr<br />
<br />
"Allah'tan başka (hak) ilah yoktur, O tektir, ortağı yoktur. Mülk O'nundur, hamd O'na mahsustur. O diriltir ve öldürür. O, hiç ölmeyecek olan diri (Hayy) dir. Her türlü hayır O'nun elindedir ve O, her şeye hakkıyla gücü yetendir."<br />
<br />
6. Sonrada otururken 3 kere Tevbe edilir<br />
<br />
استغفر الله اللذي لا الاه الاهو الحي القيوم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh<br />
Estağfirullahellezi la ilahe illa hüvel Hayyul- Kayyumue ve etübü ileyh.<br />
<br />
"Kendisinden başka (hak) ilah olmayan, Hayy (diri) ve Kayyum (her şeyi ayakta tutan) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
7. Sonrada otururken 71 Defa Tevbe  duâsı okunacak.<br />
<br />
استغفر الله العظيم واتوب اِليْهِ<br />
<br />
Estağfirullâh El Aziymu ve E Tübü ileyh .<br />
<br />
"Ulu ve yüce (Azîm) olan Allah'tan bağışlanma dilerim ve O'na tevbe ederim."<br />
<br />
8. ve Sonra Otururken   bir defa  bu büyük Salavat okuncak<br />
<br />
اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِهِ وَاَصْحَابِهِ وَاَتْبَاعِهِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى جِبْرَائِيلَ وَمِيكَائِيلَ وَاِسْرَافِيلَ وَعَزْرَائِيلَ وَالْمَلَائِكَةِ الْحَامِلِ الْعَرْشِ وَالْمُنْكَرِ وَالنَّكِيرِ وَسَلَامٌ عَلَى الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ وَالنَّبِيِّ وَالرَّسُولِ اَجْمَعِينَ وَسَلَامٌ عَلَى الْاَوْلِيَاءِ وَالصَّالِحِينَ سَلَامُ اللَّهِ وَصَلَوَاتُ اللَّهِ عَلَيْهِمْ اَجْمَعِينَ<br />
<br />
وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ<br />
<br />
Allahümme salli ala Muhammedin ve ala elihi ve eshabihi ve etbaihi ecmaiyn ve selamün ala cebrail ve mikail ve israfil ve azrail vel melaiketül hamelei arş vel münker nekir ve selamün alel melaiketül mükarrebin vennebiyi verresulu ecmaiyn ve selamün alel evliyai vessalihin selamüllahi ve selavatullahi aleyhim ecmaiyn.<br />
<br />
velhamdülillahi rabbil alemiyne Aamiyn.<br />
<br />
"Allah'ım! Muhammed'e, onun ailesine, ashâbına ve bütün takipçilerine salât et (rahmet ve bereketini gönder). Selam olsun Cebrail'e, Mikâil'e, İsrâfil'e ve Azrail'e, Arş'ı taşıyan meleklere, Münker ve Nekir'e. Selam olsun yakınlaştırılmış (mukarreb) meleklere, bütün nebîlere ve peygamberlere. Selam olsun velîlere ve sâlih kimselere. Allah'ın selamı ve salâtı (rahmeti) hepsinin üzerine olsun."<br />
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.<br />
<br />
9. Ve sonra oturarak el açıp Amiin denilcek dua edilcek ve  dünyevî ve uhrevî ne haceti varsa Hak celle ve alâ Hazretleri’nden niyaz edilecek istenilcektir. <br />
<br />
Sonra Allahuekber Diyerek iki secde daha edip secdeden başını kaldırıp <br />
<br />
şu dua edilcek<br />
<br />
Duanın Arapçası<br />
<br />
تَقَبَّلْ مِنَّا إِنَّكَ أَنْتَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ الْعَلِيمُ، وَتُبْ عَلَيْنَا إِنَّكَ أَنْتَ التَّوَّابُ الرَّحِيمُ<br />
<br />
Okunuşu<br />
<br />
Tekabbel minnâ, inneke ente’s-semîu’l-basîru’l-alîm. Ve tüb aleynâ, inneke ente’t-tevvâbü’r-rahîm.<br />
<br />
Türkçe Anlamı<br />
<br />
    "Rabbimiz! Bizden kabul buyur; şüphesiz Sen her şeyi işiten, her şeyi gören ve her şeyi bilensin. Tövbemizi kabul et; şüphesiz Sen tövbeleri çokça kabul eden ve çok merhametli olansın." <br />
<br />
<br />
10. sonra  bu dua okuncak<br />
<br />
رَبَّنَا وَتَقَبَّلْ بدُعَاء رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ استجب دعاءنا برحمتك يا ارحمرّاحمين ٯ سّلاَ مٌ على المرسلين والحمدلالله ربّ العلمين<br />
<br />
Rabbena ve takabbel bi duai, Rabbenağfirli veli valideyye velil muminine yevme yekumul hisab, istecib duaena birhametike ya erhamerrahimiyn. Veselamün alel Mürseliyn, Velhamdülillahi Rabbel Alemin.<br />
<br />
"Rabbimiz, duamı kabul eyle. Rabbimiz, hesabın görüleceği günde beni, anamı-babamı ve tüm müminleri bağışla. Ey merhametlilerin en merhametlisi, duamızı rahmetinle kabul buyur. Selâm, tüm peygamberlerin üzerine olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun."<br />
<br />
deyip elini yüzüne sürecek ve  namaz ve duâsı tamam olmuş olur.</span>]]></content:encoded>
		</item>
		<item>
			<title><![CDATA[Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler]]></title>
			<link>/showthread.php?tid=41462</link>
			<pubDate>Fri, 19 Dec 2025 12:15:34 +0100</pubDate>
			<dc:creator><![CDATA[<a href="/member.php?action=profile&uid=8">Raşit Tunca</a>]]></dc:creator>
			<guid isPermaLink="false">/showthread.php?tid=41462</guid>
			<description><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<span style="font-size: large;" class="mycode_size"><span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Cennete Giden Yollar: Salih Ameller, Yüksek Ahlaki Erdemler</span></span><br />
<br />
Cennete giden yollar nelerdir?<br />
<br />
Ebû Saîd el-Hudrî'den (ra) nakledildiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah'tan (cc), din olarak İslâm'dan ve peygamber olarak Muhammed'den razı olursa ona cennet vacip olur.”<br />
<br />
عَنْ أَبِى سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَا أَبَا سَعِيدٍ مَنْ رَضِيَ بِاللَّهِ رَبًّا وَبِالْإِسْلاَمِ دِينًا وَبِمُحَمَّدٍ نَبِيًّا وَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ.”<br />
<br />
(M4879 Müslim, İmâre, 116)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ قَالَ: رَسُولُ اللَّهِ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : “لاَ تَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتَّى تُؤْمِنُوا، وَلاَ تُؤْمِنُوا حَتَّى تَحَابُّوا، أَوَلاَ أَدُلُّكُمْ عَلَى شَيْْءٍ إِذَا فَعَلْتُمُوهُ تَحَابَبْتُمْ؟ أَفْشُوا السَّلاَمَ بَيْنَكُمْ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'nin (ra) naklettiğine göre, Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın.”<br />
<br />
(M194 Müslim, Îmân, 93)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ عَنِ النَّبِيِّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “يَدْخُلُ الْجَنَّةَ أَقْوَامٌ أَفْئِدَتُهُمْ مِثْلُ أَفْئِدَةِ الطَّيْرِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre'den (ra) rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir.”<br />
<br />
(M7162 Müslim, Cennet, 27)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ أَبِى هُرَيْرَةَ قَالَ: سُئِلَ النَّبِيُّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) : مَا أَكْثَرُ مَا يُدْخِلُ الْجَنَّةَ؟ قَالَ: “التَّقْوَى وَحُسْنُ الْخُلُقِ.”<br />
<br />
Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Peygamber'e (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye soruldu. O da, “Takva (Allah'a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır.” diye cevap verdi.<br />
<br />
(İM4246 İbn Mâce, Zühd, 29)<br />
<br />
***<br />
<br />
عَنْ عُبَادَةَ بْنِ الصَّامِتِ أَنَّ النَّبِيَّ (صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمْ) قَالَ: “اضْمَنُوا لِي سِتًّا مِنْ أَنْفُسِكُمْ، أَضْمَنْ لَكُمْ الْجَنَّةَ، اصْدُقُوا إِذَا حَدَّثْتُمْ، وَأَوْفُوا إِذَا وَعَدْتُمْ، وَأَدُّوا إِذَا اؤْتُمِنْتُمْ، وَاحْفَظُوا فُرُوجَكُمْ، وَغُضُّوا أَبْصَارَكُمْ، وَكُفُّوا أَيْدِيَكُمْ.”<br />
<br />
Ubâde b. Sâmit'ten (ra) nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (sas) şöyle buyurmuştur:<br />
<br />
“Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin.”<br />
<br />
(HM23137 İbn Hanbel, V, 323)<br />
<br />
***<br />
<br />
Aslında her şey insanın yaratılışı sonrasında Allah Teâlâ’nın (cc), melek ve cinlerden ona secde etmelerini istemesiyle başladı. Hz. Âdem (as), Allah’ın (cc) kendisine öğrettiği bilgi sayesinde onlara üstünlük sağlamış fakat şeytan bunu bir türlü kabul edemeyerek kibirlenmişti. Üstelik bir de Hz. Âdem’e (as) eş olarak Havva yaratılmış ve insanlık âleminin bu ilk nüvesi, adına cennet denilen mutluluk diyarına yerleştirilmişti. Cennet, huzurun, sükûnetin, çeşit çeşit nimetlerin, bütün güzelliklerin ve bütün mükemmelliklerin olduğu bir yerdi. Dahası cennet, Allah’a (cc) yakın olmak demekti.<br />
<br />
Şeytan ise yeni yaratılan bu varlığın kendisinin önüne geçirilmesini, mükemmellikler beldesinde bulunmasını ve Allah’ın (cc) halifeliğine değer görülmesini bir türlü içine sindiremiyor, haset, kıskançlık ve kibir içinde hareket ediyordu. Ne yapmalıydı da kendisi gibi Âdem’i (as), yani insanı da oradan çıkartmalı ve dünyaya mahkûm etmeliydi? Şeytan artık bunu kendisine en büyük dert edinmişti. Sonunda Hz. Âdem’in (as) yani insanın bitmek tükenmek bilmeyen arzularından yararlanarak amacını gerçekleştirdi.<br />
<br />
Aslında bütün bunlar, insanı eğitmek üzere ilâhî hikmet gereği ortaya çıkmış birer vesileydi belki de. Neticede Hz. Âdem (as), artık dünyaya indirilmişti. Böylece şeytan görevinin birinci aşamasını tamamlamanın sevinci içindeydi. Ancak insan, cenneti tattıktan, o mükemmel yurdu tecrübe ettikten ve Allah’a (cc) o kadar yakın olduktan sonra, düştüğü bu dünya gurbetinde pek rahat değildi. Cennete ve vuslata özlem duyuyordu. Yeniden cennete kavuşmak için ne yapmalıydı? Mükemmellikler yurduna nasıl ulaşmalı, Yaratan’a (cc) yine nasıl yakın olmalıydı?<br />
<br />
İnsanın bu arayışı ve özlemi devam ederken, şeytan, bu sefer oyunun ikinci kısmını devreye soktu. Ona göre insan bir daha cennete dönmemeliydi, bunun için elinden geleni yapacaktı.<br />
<br />
Peki, insan cennete tekrar nasıl kavuşacaktı? Artık cennete dönmesi için Allah’ın (cc) emirleriyle sınanması ve ona kulluğunu ispat etmesi gerekecekti. İşte bu konuda dünya ve âhiret mutluluğunun yolunu göstermekle görevlendirilmiş peygamberlerin ve ilâhî kitapların muştuları ona yol gösterecekti. Ebedî saadet yurduna, ancak ebedî risâletin sahibi rehberliliğinde ulaşılacaktı. Çünkü onun hakkında Yüce Allah (cc), "Doğrusu biz seni hem bir şahit hem bir müjdeci hem de bir uyarıcı olarak gönderdik." buyurmuştu. O, önce insanları cennetle ve cennete götürecek amellerle müjdeledi, sonra da cehennemden ve cehennemlik işlerden sakınmaları için uyardı. Nitekim Allah Resûlü (sas), "Sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak her şeyi size anlattım." buyurmuştu. Allah Resûlü (sas) bu görevini Ebû Hüreyre’nin (ra) naklettiği bir hadiste çarpıcı bir benzetme ile şöyle anlatmıştır: "Benim ve sizin durumunuz, (gece) yaktığı ateşe üşüşen böceklere pervanelere engel olmaya çalışan adamın durumuna benzer. Ben sizi ateşten korumak için kuşaklarınızdan tutuyorum, siz ise benim elimden kurtulup ateşe girmeye çalışıyorsunuz."<br />
<br />
Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, cennete gitmenin olmazsa olmaz şartı imandır. Cennet nimetlerine, ancak Allah’a (cc) ve peygamberlerine iman edenler erişecektir. Ebû Saîd el-Hudrî’den (ra) nakledildiğine göre, Allah Resûlü (sas) şöyle buyurur: "Ey Ebû Saîd! Kim Rab olarak Allah’tan (cc), din olarak İslâm’dan ve peygamber olarak Muhammed’den (sas) razı olursa, ona cennet vacip olur." Resûl-i Ekrem’in (sas) müjdelediğine göre kalbinde böyle bir iman ışığını koruyan her Müslüman, amellerindeki kusurların cezasını çektikten sonra da olsa mutlaka cennete gidecektir.<br />
<br />
İman esasları kuşkusuz insanı cennete sevk eden en temel unsurlardır. Müminden beklenen, imanını hayatına rehber kılması ve davranışlarına da yansıtmasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de, "İnsanlar, ‘İman ettik.’ demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı zannettiler?" buyrularak imanın bu yönüne dikkat çekilir. Kısacası kişiyi cennete götüren iman, kendisine salih amellerin eşlik ettiği imandır. Salih amellerin başında Allah Teâlâ’nın (cc) yapın dediklerini yapmak, uzak durun dediklerini terk etmek vardır. Nitekim İslâm’ın emrettiği namaz, oruç, zekât gibi ibadetleri yerine getireceğini ifade eden bir sahâbînin arkasından Hz. Peygamber (sas), "Eğer sözünde durursa cennete girer." buyurmuştur. Sahâbeden Ebû Ümâme’nin (ra) işittiğine göre Allah Resûlü (sas) Veda Haccı’ndaki hutbesinde de ibadetlerin cennete götüren yönüne dikkat çekmiştir: "Rabbiniz Allah’a (cc) karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Beş vakit namazınızı kılın. Ramazan ayında orucunuzu tutun. Mallarınızın zekâtını verin. Yöneticilerinize itaat edin. Ve böylece Rabbinizin (cc) cennetine girin."<br />
<br />
Sevgi de insanın elinden tutup cennete götüren kutlu bir yoldaştır. Zira sevmek, insan eksenli düşünüldüğünde hem imanı hem de faydalı işleri ihtiva eden iki yönlü mânevî bir ameldir. Allah’ı (cc) sevmek, O’na (cc) iman bağıyla bağlanmaktır; mahlûkatı sevmek, onlara karşı faydalı işlerde bulunmaktır. Bir başka deyişle cennete götüren sevgi, Yaratan’a (cc) ihlâsla bağlanmak ve yaratılmışlara şefkat göstermektir. Nitekim Kur’an’da Allah’a (cc) inanmanın yanı sıra, kötülüklerden sakınmak, bollukta ve darlıkta başkalarına yardım etmek, öfkeyi yenmek, insanların kusurlarını bağışlamak ve işlediği günahlarda ısrar etmeyip Allah’tan (cc) af dilemek gibi hasletlerin, cennete götürecek ameller olduğu beyan edilmektedir.<br />
<br />
Bu bağlamda inananların birbirini sevmesi, hem imanlarının olgunluğunun bir göstergesi, hem de onları cennete ulaştıracağı bildirilen nebevî bir muştudur. Hz. Peygamber (sas) öyle buyurur: "İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınızda aranızda sevgi oluşturacak bir şey söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yaygınlaştırın."<br />
<br />
Öyleyse, İslâm’ın tasvir ettiği şekilde insanî ve ahlâkî mükemmelliklerle donanmış bireylerin oluşturduğu bir toplum, aslında cennet iklimini bu dünyada yaşıyor demektir. Bunu gerçekleştirmenin imandan sonraki belki ilk adımı Yaratan’dan ötürü yaratılmışlara duyulan sevgidir.<br />
<br />
Cennete giden yolda insanın maddî ve mânevî fedakârlıktan sakınmaması, cenneti hak etmesi için gereken ilâhî rahmete bir vesiledir. Çünkü Kur’an’da bildirdiği şekliyle Yüce Yaratıcı (cc), "Müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır." Bu sebeple, bir gün Hz. Peygamber (sas), insanların su ihtiyacını gidermek için cennet karşılığında kimin bir kuyuyu satın alıp insanların istifadesinde sunacağını sormuştu ve bu nebevî müjdeye erişmek için hemen Hz. Osman (ra) o işi üstlenmişti.<br />
<br />
Âdem’i (as) cennetten şeytanın aldatması çıkartmıştı, fakat evlâtlarını oraya birbirlerine yardım ve iyilik yapmaları geri götürecekti. Nitekim Kur’anbir köleyi/esiri özgürlüğüne kavuşturmanın, şiddetli bir kıtlık gününde akrabası olan bir yetimi ya da hiçbir şeyi olmayan bir fakiri doyurmanın, iman edenlerden olup birbirine sabrı ve merhameti tavsiye etmenin ‘cennete götüren sarp yolları kolay edecek işlerden’ olduğunu belirtmektedir.<br />
<br />
Müminlerin derdiyle dertlenmenin, sevinçlerini ve acılarını paylaşmanın da cennete götürecek amellerden olduğu müjdelenmiştir. Resûlullah (sas) bir gün ashâbına dönerek, "Bugün içinizden kim oruçlu olarak sabahladı?" diye sordu. Orada hazır bulunanlardan Hz. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Bugün içinizden kim bir cenazenin arkasından gitti?" dedi. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas) bu sefer, "Bugün içinizden kim bir fakiri doyurdu?" diye sordu. Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Hz. Peygamber (sas), "Peki, bugün içinizden hanginiz bir hastayı ziyaret etti?" buyurdular. Yine Ebû Bekir (ra), "Ben!" cevabını verdi. Bunun üzerine Resûlullah (sas), "Bu hasletler kimde bulunursa o, mutlaka cennete girer." buyurdu.<br />
<br />
Bir başka müjdesinde ise Resûlullah (sas) şöyle buyurmuştu: "Bir mümin, aç bir mümini doyurursa, Allah (cc) da o kimseyi cennet meyveleriyle doyuracaktır. Yine bir mümin, susuz kalan bir mümine bir şeyler içirip susuzluğunu giderirse, Allah (cc) kıyamette ona (misk ile mühürlenmiş lezzetli bir içecek olan) ‘Rahîk-ı Mahtûm’dan içirecektir. Yine bir mümin, elbiseye ihtiyacı olan bir mümini giydirirse, Allah (cc) da ona cennetin yemyeşil elbiselerinden giydirecektir."<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas) bir keresinde ise cennet muştulu tavsiyelerde bulunurken, adaletli yöneticilerin, sadaka verenlerin, akrabaya ve Müslümanlara karşı ince kalpli, merhametli davrananların, bir de iffetini ve namusunu muhafaza eden kimselerin cennete gideceğini söylemişti. Aynı şekilde Hz. Peygamber’in (sas) bildirdiğine göre, ‘adaletli hâkim’ ve ‘her gün ve her gecede beş vakit namaza çağıran müezzin, kendisinden memnun olan cemaate imam olan adam, Allah’ın (cc) ve efendisinin hakkını yerine getiren köle’ de cennetin nadide mekânlarında yer almayı hak edecek kişilerdendir.<br />
<br />
Resûl-i Ekrem (sas), "Cennete, kalpleri kuş kalbi gibi (saf ve hassas) olan insanlar girecektir." buyrularak hem gönül zenginliğine hem de Allah’a (cc) duyulan saygıdaki hassasiyete dikkat çekilmiştir. Rahmet ve saadet yurduna, gazap ve felâket yolundan gidilemeyeceği açıktır. Bu yüzden hadislerde cennetle müjdelenen insanların çoğu, temiz bir kalbe sahip olmanın yanı sıra Yüce Allah’a (cc) karşı kulluk bilinci içinde hayatını sürdüren ve kalbinin temizliği davranışlarına yansıyan kimselerdir. Nitekim Allah Resûlü’ne (sas), "İnsanların cennete girmesini en çok sağlayan şey nedir?" diye sorulduğunda, o (sav), "Takva (Allah’a (cc) karşı sorumluluk bilinci) ve güzel ahlâktır." yanıtını vermiştir. Allah’a (cc) karşı saygı ve korku içinde olmanın cennete girmek için bir vesile olduğunu anlatan Resûlullah’ın (sas) ifadelerine göre, bir dağın tepesinde ezan okuyan ve namaz kılan bir koyun çobanı Yüce Allah’ın (cc) hoşuna gider ve Rabbimiz (cc), "Şu kuluma bakın. Benden korkarak ezan okuyor ve namaz kılıyor. Ben bu kulumu affettim ve onu cennete koydum." buyurur.<br />
<br />
Hz. Peygamber (sas), güzel ahlâklı kimseler ile cennetlikler arasında doğrudan bir bağ kurmuştur: "Size cehenneme girmeyecek kimseleri bildireyim mi? Cana yakın, uysal, yumuşak huylu ve kolay geçinilen herkes." Ubâde b. Sâmit’in naklettiği bir hadiste ise Hz. Peygamber (sas) cennete girmeyi garanti etmenin altı ahlâkî şartını şöyle sıralamıştır: "Siz bana kendinizden altı şeyi garanti edin, ben de size cenneti garanti edeyim: Konuştuğunuzda doğru söyleyin. Söz verdiğiniz zaman onu yerine getirin. Size bir şey emanet edildiğinde onu sahibine verin. Namusunuzu koruyun. (Harama) bakmaktan sakının. Elinizi (kötü işlerden) çekin."<br />
<br />
Cennetle muştulanan bir başka grup ise gözlerini kaybetmek gibi tedavisi mümkün olmayan hastalıklara imanla sabredenlerdir. Bir kudsî hadiste Yüce Allah (cc) şöyle buyuruyor: "Kimin iki sevgili gözünü alırım da o, karşılığını benden bekleyerek buna sabrederse onun için cennetin dışında hiçbir ödüle razı olmam!"<br />
<br />
Hz. Peygamber’in (sas) cennetle muştuladığı bir diğer haslet ise doğruluktur. Abdullah b. Mes’ûd’dan (ra) nakledildiğine göre, İki Cihan Efendisi (sas) şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz, doğruluk (insanı) iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Kişi devamlı doğru söyler ve doğruluktan ayrılmazsa Allah katında ‘doğru/sıddîk’ olarak tescillenir. Yalandan sakının! Çünkü yalan (insanı) kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. Kişi devamlı yalan söyler, yalan peşinde koşarsa Allah (cc) katında ‘yalancı/kezzâb’ olarak tescillenir."<br />
<br />
İşte bu nebevî müjdeler ve uyarıların gösterdiği üzere cennet, ancak bu dünya şartlarında kazanılacaktır. Kur’an’ın ‘eğri’ ve ‘doğru’ ya da ‘iyi ve kötü’ şeklinde ifade ettiği ve buradan ilhamla şairin, ‘Oluklar çift; birinden nur akar, birinden kir’ dediği üzere, insanın ebedî hayatını belirleyecek olan bu yol ayrımında yollardan birisi saadet yurdu cennete, diğeriyse felâket yurdu cehenneme götürecektir. Hangisinden gitmek istediği ise insanın tercihine bırakılmıştır. Hz. Peygamber (sas), cennete gitmek isteyenlerin hemen yola koyulmasını, arzuyla çalışmasını istemiş ama Allah’ın (cc) bu ticarette ortaya koyduğu malın, yani cennetin çok pahalı olduğunu da hatırlatmıştır. Zira Allah Resûlü’nün (sas) ifadesiyle: "Cehennem, (nefse) hoş gelen şeylerle, cennet de (nefse) zor gelen şeylerle perdelenmiştir." Mutlaka cennet yolunda caydırıcı, usandırıcı nice engeller ve meşakkatler karşımıza çıkacaktır. Cennet yolcusu, zaman zaman şehvet çukurlarını ve bazı nefsî arzuları aşmak; yanlış sapaklara düşmemek, mücadele ve sabır tünellerinden geçerek zirveye ulaşmak durumunda kalacaktır. Kur’anî ifadeyle ‘sarp yokuşu aşmak’ gerekecektir. O yolda bir de şeytan oturmakta ve pusu kurmuş beklemektedir. Evet, Âdem’in (as) cennetten çıkarılmasına sebep olan şeytan, nefis ve insanlardan oluşan yandaşlarıyla iş birliği de yaparak, oyunun ikinci aşamasını devreye sokacak ve onun tekrar oraya dönmesine engel olacaktır. Çünkü Allah’a (cc), "Yemin olsun ki (kullarını saptırmak için) senin dosdoğru yolunun üzerinde oturacağım." demiştir.<br />
<br />
Yunus, bu gerçeği şu dizilerinde ifade ederek Müslümanları ve hatta bütün insanlığı uyarmaktadır:<br />
<br />
"Gelin ey kardeşler gelin,<br />
<br />
Bu menzil uzağa benzer.<br />
<br />
Nazar kıldım şu dünyaya,<br />
<br />
Kurulmuş tuzağa benzer."<br />
<br />
Ancak ‘canların çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şeyin olduğu ve ebedî olarak kalınacak’ cennet için bütün çileleri çekmeye ve mücadele etmeye değer. Dahası bu yokuşun arkasında cennetle birlikte vuslat da hâsıl olacak, kul Rabbine kavuşacaktır. Bu vuslatın lezzeti, her şeye bedeldir; bu aziz nimetin uğrunda katlanılmayacak hiçbir dünya sıkıntısı olmasa gerektir. Ancak bilinmelidir ki cennete, sınırlı bir ömürde yapılabilecek ameller değil, Allah Teâlâ’nın (cc) lütuf ve rahmeti götürecektir. Ne var ki iman ve ameller, bu rahmetin oluşmasına bir vesiledir. Yapılan ibadetler, sadece ebedî saadeti Rab Teâlâ’dan (cc) gönülden istediğimizin bir göstergesidir. Sonuçta herkes istediğinin ve yaptıklarının karşılığını görecektir.<br />
<br />
O hâlde cennet de, cennete götüren yoldaki başarı da bütünüyle Allah’ın (cc) kullarına bir rahmetidir aslında. Nitekim Resûlullah (sas), "Hiç kimseyi kendi ameli (iyi işleri ve ibadeti) cennete koyamaz." buyurmuş, sahâbe, "Seni de mi ey Allah’ın Resûlü?" diye sorunca da, "Evet, Rabbimin rahmeti bürümedikçe beni de." cevabını vermiştir. Bir hadiste de Yüce Allah’ın (cc) cennete seslenerek, "Sen benim rahmetimsin; ben seninle kullarımdan dilediğime rahmet ederim." buyurduğu nakledilmiştir.<br />
<br />
Şu hâlde Müslüman, tıpkı Hz. Peygamber’in (sas) tavsiye ettiği gibi, cennete girmek için hem salih ameller işlemeli hem de bunlarla Yüce Allah’ın (cc) rızasını ve rahmetini elde etmeye çalışmalıdır. Unutulmamalıdır ki cennete giden bu zorlu sarp yokuşun zirvesine, ancak son peygamber ve son kılavuz Hz. Muhammed (sas) ile varılır. Ne mutlu Kutlu Rehber’in (sas) izinden giden ve cennette vuslata eren müminlere...<br />
<br />
<span style="font-weight: bold;" class="mycode_b"><span style="color: #e82a1f;" class="mycode_color">Kaynak: </span></span><br />
<br />
Diyanet Hadislerle İslam</span>]]></content:encoded>
		</item>
	</channel>
</rss>